13 Eylül 2021 Pazartesi

Aslında Kimsin

        Virajı dönünce hemen karşınıza geliyordu, masmavi, hiç görmediğiniz güzellikte, masmavi deniz. Ardından size doğru koşan bir ağaç kalabalığı, aralara turuncular serpilmiş, bir oyun oynar gibi kaybolup çıkıyorlar, kaybolup çıkıyorlar. 

        Ben denizi hiç böyle sevmemiştim. O virajı hiç dönmeyelim, karaya doğru hiç yol almayalım, hiç gözden kaybetmeyelim turuncuları istiyorum, elle tutulur bir heyecanla saklamak istiyorum renkleri.


        Elinde kocaman bir gül goncası, dış yapraklarını kopardı, sonra yine dış yapraklarını kopardı, sonra yine, sonra yine. Ne bulmayı umuyordu bilinmez, en içte de gül, en dışta da gül değiştirilemezdi. Güzel olan bunu kabullenmek değil miydi.


        Kumlar sanki başkaydı, kumlardaki küçük taşlar, denizden az ötede bodur ağaçlar, küçük, küçük kayalar ve ıssız. Yalnız siz varsınız orada, dalgalara koşsanız da, denizle içli dışlı olsanız da, kayalıklara oturup şarkı da söyleseniz gün batımında, kızıl güneş ve siz.


        Kumsalda küçük bir kulübe vardı. Tahtadan, tek odalı, içine bir yatak, bir masa, sandalye yerleştirmişler. Masa, kulübenin denize bakan penceresinin hemen önündeydi. Üzerinde bir tomar beyaz kağıt, yanında bir kaç  tükenmez kalem ve bir şamdan vardı. Şamdanda kalın, beyaz, yarısına kadar yanmış, tükenmeyi tatmış iki mum vardı.


        Yatakta bir yastık, eski, mavi bir yorgan  duruyordu, serinlik yayıyorlardı etrafa sanki, nedeni cevapsızdı. Vakit akşam üzeri, güneş birazdan batacak. Az önce masmaviden, turuncalardan virajı dönerek gelen biri kulübeye doğru yürüyor. Üstünde ince, beyaz bir pantolon, mavi, kısa kollu bir tişört var, küçük bir siyah çanta taşıyor elinde.


        Hem yürüyor hem başını sola çevirmiş denize bakıyor coşkuyla. Bir elinde ayakkabıları var, kumlarla kavuşmuş ayaklarında tuhaf gıdıklanmalar hissediyor.


        Dalgaların zarif kolları sayısız beyaz gülleri, hiç bıkmadan, hiç bıkmadan özenle getirip bırakıyordu kumlara, incitmekten korkar gibi, gözlerinde yaşlarla. Büyük bir saygıyla denize dönerken iki sözcük bırakıyordu. Kumdaki yengeçler koşuyorlardı sözcüklere, sırtlarına alıp, denize dalıyorlar, suların kralına götürüyorlardı, niye, ne anlıyorlardı insan dilinden.


        Kulübenin sahibi elindeki çantayı yatağın üzerine bırakıp, dışarı çıkıyor hemen. Hemen denize doğru yürüyüp yakınında kumlara oturuyor, sanki bütün havayı içine çekmek ister gibi art arda derin nefesler alıyor. Dizlerini karnına çekip, iki koluyla kenetliyor, çenesini dayıyor koluna, gözlerinde bir yenilmişlik, kabulleniş. Belki artık bir daha bulamayacağı bir sevgiye  ihaneti resmeden gözlerinini yıkıyor şimdi denizde, gökyüzündeki yıldızlar ışıktan iplerini atıyorlar ona, çağırıyorlar yukarıya. Unutuyor her şeyi bir anda güneş batmış meğer, yıldızlar yağmur gibi yağmış meğer, dalgalar ayaklarına beyaz gülleri sermişler meğer, ne güzel, ne güzel.


        Ayağa kalkıyor bir süre sonra, kulübeye girip üstünü değişiyor. Mavi bir eşofman giyiyor, şamdandaki mumları yakıyor, çantasından yiyecek bir şeyler çıkarıyor, masaya koyuyor, sandalyeye oturuyor. Kağıtları önüne çekiyor, kalemlerden birini eline alıyor, hem bir şeyler yerken hem de yazmaya çalışıyor.


        Bir süre sonra kapının çalınması ile irkiliyor. Korkuyla pencereden dışarı bakıyor oturduğu yerden, öyle korkuyor ki kapıya bakamıyor bile. Herhangi bir yerleşim yerine çok uzak bir yer burası, kimse gelmez ki buraya. Bugüne kadar hiç olmadı böyle bir şey. Gözü yatağın üzerindeki çantasına kayıyor telefonumu almalıyım diye düşünüyor.


        Kapı tekrar vuruyor ve açılmaya başlıyor. Tamamen açıldığında gözlerine inanamıyor. Kocaman bir yengeç, kocaman kıskaçlarını açıp kapayarak merhaba diyor. İçeri girmesem siz dışarı gelir misiniz diye soruyor yengeç.


        Kalkıyor yerinden, yengeçle birlikte, hala kollarında beyaz gülleri özenle, bıkmadan kumlara bırakan dalgalara yakın bir yere kumların üzerine yerleşiyorlar.


        -Ben neden bu kadar sakinim diye soruyor yengece, sanki bir yengeçle her zaman konuşuyormuş gibi.


 Ona doğru dönüyor, kocaman açtığı gözlerinde korku, merak, hasret var neye hasret bilmiyor.


        -Ayrılmak zor olmuş sizin için, ancak ayrılık varsa bir vazgeçiş söz konusu ki duygular en az bir taraf için bitmiş demektir.


        -Sorun ayrılmak değil, geçmişi arkada bırakmak, yeniden güvenebilmek, yani yeniden ekip, biçmek, yeşertmek.


        -Siz dünyalılar tuhafsınız, yapacak o kadar işiniz, bulacak, keşfedecek o kadar şeyiniz, çözeceğiniz o kadar probleminiz varken, birbirinize bağlılığınızı abartmanız gerçekten vakit kaybı.


        -Ne demek dünyalı, siz uzaydan mı geldiniz,


        -Bir yengeçle konuştuğunuzun farkındasınız değil mi.


        -Siz neden geldiniz diye soruyor yengece, şimdiye kadar hiç olmadı böyle bir şey, ne oldu.


        Yengeç kıskaçlarını açıp kapıyor, açıp kapıyor, yıldızlar kayıp duruyor, dalgalar kumsala serilip duruyor.


        -Bir nedeni var sana söyleyemem, anlayacaksın, seni elçi seçtik, günlerdir güllerimiz kumsala yerleşti, senin için deniz en güzel maviye boyandı,


        -Neden ben,


        Yengeç bir şey söylemeden denize doğru gidip sularda kayboluyor, kız şaşkın sesleniyor arkasından, 


        -Niye ben,


        Kalkıp kulübeye dönüyor, masanın önündeki sandalyeye çöküyor, mumlar hala yanıyor, kağıtları hala masanın üstünde,. Birden en üstteki kağıtta, kocaman harflerle yazılmış yazıyı fark ediyor,


        ÇÜNKÜ SEN BİZİM YARATTIĞIMIZSIN.



ZERRİN TİMUROĞLU

    2021



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...