Her şeyi bildiğimiz doğru değil aslında bilmediğimiz de doğru değil, çünkü zaman ilerliyor, yolculuk devam ediyor, inemeyiz otobüsten, binemeyiz başka bir araca, duramayız. Bilmek hükmümüzde değil, bilmek izne bağlı anlamıyor musunuz.
Geniş bir sokaktı, iki yanında, bahçe içinde iki katlı, bazısı tek katlı evler vardı. Bahçelerin, oraya buraya saçılmış eşyaları zenginliği göstermiyordu, fakirliği de göstermiyordu, hep çalışma, hep didinme, umutların sırat köprüsünden taksitle, borçla geçmesi gibiydi daha çok.
Bahçelerin hemen hepsinde tahta, minderli bir sedir, ağaçtan ağaca gerili bir ipe serilmiş çamaşırlar, kovası kenarına konulmuş bir kuyu vardı. Bazılarında süslü örtüleriyle biraz daha kolay geçinen insanları tarifleyen masa da olabiliyordu.
Bir evin bahçesinde sedirde, elinde tesbihi ile, bakışlarını bir noktaya sabitlemiş, yaşlı bir adam vardı. Sanki hiç kalkmıyordu, buruş buruş ellerinin, kemikleri eğrilmiş parmaklarındaki gümüş yüzükle, yaşadığı her şeyi, hissettiği her şeyi bir heykele dönüştürmüştü. O evin önünden düzenli olarak geçen biri onu fark ediyordu, tıpkı ipe asılı çamaşırları, tıpkı kuyuyu fark eder gibi, yani bir bütünün içindeki bir unsur gibi.
İnce, uzun boylu kız yine koşar adım geçiyordu sokaktan. Yine çok otobüs beklemişti ve eve giden yolu otobüs durağından uzaktı. Bahar aylarında bu uzaklık kız için muhteşem bir yürüyüşe dönüşüyor, oyalana oyalana uzatıyordu bile, işten çıkışta, parkta geziyormuş farz ediyordu kendini. Ancak hava artık erken kararıyordu ve sokak lambalarının iki tanesi hala yanmıyordu, korkuyordu biraz geçerken.
Her şeyi öngöremiyoruz, herkesi anladığımız yalandı. Bize yutturulan yalanlara kanıyorduk, hepimiz, hepimiz düşebiliyorduk tuzaklara. Kimimizin bizi kurtaracak iyi arkadaşları vardı, kimimizin kardeşleri, ya da statüleri. Ya hiç kimsesi olmayanlar.
Kız adımlarını daha bir hızlandırdı, geçen gün cüzdanını düşürdüğünde onu bulup arkasından yetiştirmeye çalışan adamdan kaçarken çok korkmuştu. Yine soğuğa rağmen bahçede, sedirde oturan yaşlı amcanın evinin önüne yaklaşmıştı. O günü düşünmüştü daha sonra, cüzdanını nasıl düşürdüğünü anlamamıştı, hiç çıkarmamıştı ki. Akbilini cebinde taşıyordu her zaman, markete falan da uğramamıştı.
Başını gökyüzüne kaldırdı bir an karanlıkta yanıp sönen yanıp sönen sonsuz yıldızlara baktı, gülümsedi, düşürmüşüm işte bir şekilde yoksa adam nereden bulacaktı diye düşündü, indirdi başını, sedirdeki amcaya bakmak için sağa çevirdi. Hayret yoktu yaşlı adam bahçede, ne oldu ki acaba dedi kendi kendine. Tamam hava soğumuştu ancak yaşlı adam aldırmazdı hep otururdu sedirde, alışıktı herhalde.
Arkasında bir ses duydu, döndü, yaşlı adamın evinin bahçe duvarına hızla gizlenen bir karaltı gördü sanki. Hemen önüne döndü, ne bahçelerde, ne ışıkları yanan evlerde kimse vardı. Görünürde her yer ıssızdı, insanlar ya mutfakta ya televizyon başındaydılar. koşmaya başladı, arkasından vücuduna giren maddenin soğukluğunu hissettiğin de çok geçti, karanlıkta, soğuk taşların üzerinde boylu boyunca uzandı, son kez yıldızların sonsuzluğuna çığlık attı. O yerdeyken yere tıkır tıkır vurarak uzaklaşan bir sopanın ve ayağını zorla sürükleyen birinin yaşlı zalimliği kaldı taşlarda.
Uzaktan koşarak gelen uzun boylu, koyu renk ceketli, orta yaşlarda biri, elinde tabancası bağırıyordu. Yetiştiğinde bütün yıldızlar taşların üstündeydi, evlerden insanlar çıkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.Elinde tabancası olan adam hızla yaşlı adamın bahçesine daldı, yaşlı adamı sedirinin üzerinden çekip aldı, bıçağını saklayamamıştı daha.
İnsanlar günlerce konuştular bu olayı, o yaşlı adamın neden bunu yaptığını anlamaya çalıştılar, şizofren olduğunu öğrendiler. Her akşam kapısının önünden geçerken ona tatlı tatlı gülümseyerek iyi akşamlar dileyen güzel kızı hasta beyni ne kılığa sokmuştu bilemediler.
Her şeyi bilmiyoruz ya kahrolmayı, ya üzülmeyi, ya bir anda unutup sokağa düşmüş bütün yıldızları yerine takmayı. Bilmesek bile öğreniyoruz, mecburuz, yıldızlara mecburuz.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder