18 Eylül 2021 Cumartesi

Neden Yaptın, Sözünü Tutmadın

        Küçük kardeşinin elinden tutmuş karanlık yolda yürüyordu. Fazla hızlı gidemiyordu, kardeşi yorulmuştu. Toprak yolda taşlar da oluyordu bazen, karanlıkta görmüyorlardı, takılıp düşüyorlardı.

        Kendisi on sekizinde, kardeşi ise beş yaşındaydı. Bir abla olarak küçük erkek kardeşini koruyup, kollamak onun göreviydi ayrıca çok seviyordu kardeşini. Belki de o doğmasaydı yaşamanın hiç anlamı kalmayacaktı. Birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Vardı, annesi, üvey babası ve onların akrabaları, kardeşi için ve kendisi için hiç olmasalardı daha iyi olurdu.


        Okulunu yarım bırakmıştı liseden, eve her geldiğinde kardeşinin yüzünde, sırtında morluklar  görüyordu hep, dövüyorlardı hem annesi hem üvey babası. Büyük bir şehirde yaşıyorlardı, iyi kazançları vardı annesinin de, üvey babasının da. Ancak biraz daha kalacak olsalardı kardeşi, ölebilir veya sakat kalabilirdi. Çok önceden plan yapmış, akşama doğru, bakkala diye kardeşini de alıp çıkmıştı evden, küçük bir kıyı kasabasına aldığı biletle, otobüse binip görünmeden arka kapıdan inmişlerdi ve karanlığa dalmışlardı öylesine.


        Onları arayıp aramayacaklarını bilmiyordu, belki sevinirlerdi bile ancak konu komşuya hoş görünmek için bir iki arayacakları hatta polise haber vercekleri kesindi. Zalimdiler, duygusuz, baştan ayağa kötüydüler ancak kimse bilsin istemezlerdi. En sinsi insan türü, hem çok kötü hem iyilikte popüler görünme isteği, maskeleri inanılmaz değişkendi.


        En çok bu tür insanlar savunur toplumsal tabuları bilir misiniz en çok bunlar ahlak bekçisidir, dayağı en çok bunlar kınar, kalabalıkta en çok bunlar şefkatlidir çocuklara. Yalanın her şeklini çok iyi bilirler, etrafa saçtıkları çöpleri, yok olan sevinçleri, bir gecede büyüyen çocukları en iyi onlar bilirler. 


        Amorf yapılarından usta bir ilüzyonist gibi Afrodit, Eros yansıtırlar ve genellikle başarırlar, inandırırlar.Serçeler, kargalar göç etmez, edemezler bir anlasak; bir öğrensek tanımayı, boğazımıza bu kadar düşkün olmasak, salyangozları canlı canlı kaynar suya atıp keyifle yemesek, yapmasak ne iyi olurdu. Bir planı daha yoktu, bu kadar düşünebilmişti. Birazdan bir arkadaşıyla buluşacaktı, yardım edecekti onlara. Yazın çalıştığı bir mağazadan iş arkadaşıydı, iyi bir çocuktu, üniversitede tıp okuyordu. Dertleşirlerdi arada, buluşup sohbet ederlerdi. Kaçacaklarını söyleyince yardım teklif etmişti, kendiside kabul etmişti.


        Arkadaşının onları bulacağı parka geldiklerinde kardeşi çok yorulmuştu, hemen ablasının kucağına başını koydu, uzandı banka, gözlerini yumdu. Issızdı park, vakit geç olmuştu ve hava oldukça serindi. Küçük çantasını yanına koydu, kaygıyla etrafına bakındı. Aramıştı arkadaşı azıcık gecikecekti, dersten geç çıkmışlardı.


        Yola yakın bir bank seçmişti, bir araba az ilerdeki kırmızı ışıkta durdu, şoförün dinlediği şarkı, karanlığın, yalnızlığın ortasına indirdi koca yumruğunu, darmadağın etti yalnızlığı. ’Acıyı sevmek olur mu’ diyordu şarkıda, ‘hani hayat bir oyundu, artık içime sinmiyor ‘ diyordu.


        Çantadan bir ince ceket çıkardı, kardeşinin üstüne örttü. Arabada çalan şarkı bir kaç dakika dinlendirdi beynini, güzeldi sözleri. Gerçekten acıyı sevmek olmazdı, muhtemel aşk acısından söz ediliyordu, belki bir o acı sevilebilirdi her şeyin iyi olacağını düşünerek.


        Böyle karanlıkta, ıssızlıkta şehrin ortasında bile olsa bir park ne kadar da ürkütücü olabiliyormuş diye düşündü. Hemen karşılarındaki banka, takım elbiseli, beyaz gömlekli, şık ayakkabılı, kırklı yaşlarda görünen bir adam oturdu. Elini kardeşinin sırtına koydu, kaygıyla adamın oturduğu yerin tam tersi yöne karanlığa bakmaya başladı, korkmuştu.


        Pusuya yatmış, iyice toprağa yapışmış, sessiz, bütün kaslarını görevlendirmiş bir kaplan vardı sanki bankta. Niye oturdu ki bu havada oraya diye düşündü. Hadi biz çaresizlikten o niye tam karşımıza geldi, iyi niyetli olamaz. Tam kardeşini uyandıracakken, telefonu çaldı, arkadaşı parkın alt kapısına çağırıyordu. O kadar rahatlamıştı ki, bağıra, bağıra geliyoruz demişti, bizi bekleyen var mesajı vermişti adama.


        Alabalık hiç denizde yaşar mı, lüfer, çinekop göle yakışır mı. Kolay mıdır insanı ölçmek biçmek, etiketlemek, kolay mıdır herkese arkanı dönmek. Yağmurun altında ıslanmak mı, sundurmaya sığınmak mı yoksa boşverip sırılsıklam olmak mı yağmurun altında, hangisi.


        Kardeşini kaldırmak zor olmuştu, hızlı hızlı yürüdüler, parkın, arkadaşının kendilerini beklediği kapısına yaklaştılar. Bir oda bulduğunu söylemişti arkadaşı bir kaç gün kalabilirlerdi iki kardeş. Sonra izlerini kaybettirmelerini planlayabilirlerdi


        Tam kapıya yaklaşmışlardı ki, kardeşi heyecanla bağırdı, elleriyle kapıya yakın bir yeri işaret edip bağırıyordu, abla bak, abla bak, kaplumbağa. Gerçekten de bir kaplumbağa anlatacağı öykülerin gizeminde susuyordu. Başını evine çekmeden kardeşlere baktı, tam bir şey söyleyecekmiş gibi, konuşmayı az sonra sökecekmiş gibi, uyaracak mıydı, kutlayacak mıydı, baktı, baktı sonra çalılıkların çokluğunda gözden kayboldu.


        Bir söz bir hayat demektir. Tutulmayan sözlerde nefesler söner belki güzel olan her şeyle birlikte. 


        Arkadaşını görünce kapının önünde, sevinerek ona doğru yürüdü, sıkı sıkı tutmuştu kardeşinin elini. İnanamadı bir an, arkadaşının yanında üvey babasını görünce inanamadı. Bir akrabası ile gelmişti. Kardeşi korkuyla ablasının bacaklarına sarıldı, sımsıkı sarıldı.


        Uçurumlardan bakmalıyız düş kırıklıklarına, bütün güvenimizi dağlara fırlatmalıyız, haykırışlarımızı en tepeden bırakmalıyız, atlamalıyız, atlamalıyız.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     


      


      


        




       


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...