Gök gürültüsü ne harikadır, evin içindeki bütün cam eşyalar ve camlar kırılır, görmediğimiz bir yerlerde heyecan artmıştır, belli kol kırılıp yen içinde kalamıyordur artık. Bu heyecan, bu haykırış acıdan da olabilir sevinçten de. Niye kötü düşünelim değil mi.
Ben çok severim gök gürültüsünü, bana öyle gelir ki o andan itibaren bütün sıradanlıklar yenilmiş, değersizleşmiştir. Olağanın hükmü geçmiştir. Heyecanla beklerim ne olacak şimdi diye. Yer gök inler bulutlar yüklerinden kurtulur, toprak su içmekten, insanlar evlere kapanmaktan bıkarlar ama yeni hiçbir şey olmaz. Yani o kadar tantana hayallerimizin içinde masal olmuştur.
Bir varmış bir yokmuş gibi. Uzak ülkelerin birinde bir kral yaşarmış. Güzeller güzeli kızı Anahit evlenme çağına geldiğinde her yere haber salınmış. Bütün ülkelerin prensleri, kralları yola düşüp gelmişler. Hepsiyle tek tek görüşmüş Anahit. Ancak çok farklı düşünceleri olan bir prensesmiş. Her görüştüğü prense ve krala aynı soruyu soruyor ve cevabı beğenmeyince reddediyor, evlenmeyeceğini söylüyormuş. Prensler, krallar Anahit in sorusunu şaşkınlıkla dinliyor, olamaz böyle bir şey, bu nasıl bir soru diyerek öfkeleniyorlarmiş.
Soru neymiş peki, servetlerini, ülkelerinin büyüklüğünü, kazandıkları zaferleri, halkın mutlu olup olmadığını, bereketli topraklarını, kendisini sevip sevmediklerini sormuyormuş Anahit. Bütün o krallara, prenslere diyormuş ki mesleğiniz var mı. Yani yapmakta usta olduğunuz bir zanaatiniz, beceriniz var mı.
Günümüzde sorulabilecek en mantıklı soru o yıllarda dünyalara tek başlarına sahip krallara sorulunca en büyük hakaretlerden biri olmuş. Gelen taliplerin hepsi kızıp bağırarak terk etmişler o ülkeyi. Zaman geçtikçe saraya gelen giden azalmış. Krallar birbirlerine haber gönderip bu tuhaf prensese karşı bir cephe oluşturmuşlar, kimsenin kendilerine hakaret edemeyeceğini belirtmişler.
Derken güneşli, aydınlık bir sabahta sarayda mutlu bir koşuşturma başlamış. Epey zamandır gelmeyen taliplilerden üzülen, kaygılanan krala bir prensin geldiğini haber vermek için can atıyormuş hizmetkarlar. Gelen prensi heyecanla Anahit in karşısına çıkarmışlar. Çok büyük ve zengin bir ülkenin tek prensiymiş gelen. Görkemli taht salonunda derin bir sessizlik varken, kral tahtında oturmuş merakla olacakları beklerken, kralın yanında ayakta duran Anahit her zamanki sakinliği ile sorusunu sormuş, prens hazretleri bir mesleğiniz var mı.
Bütün gözler aniden kralın birkaç adım ötesinde ayakta bekleyen prense çevrilmiş. Prens Anahit'e hitaben, evet var demiş, ben bir halı ustasıyım, çok kıymetli halılar dokurum.
Kral birden ayağa fırlamış, o halde ben de kızımı sana verdim sayın prens, tez düğün hazırlıkları başlasın, demiş.
Yani kızına verdiği seçme hakkı bir soruyla sınırlıymış, evliliği engelleyecek tek bir soruya dahi sabrı kalmamış kralın. Aslına bakarsanız kızının da böyle bir niyeti yokmuş. Ve düğün haberi iki ülkeye de herkese haber verilmiş.
Zaman bütün olağan ya da olağan dışı yaşanan her şeyi gölgesinde unutturmuş tabi. Bir yıl geçmiş. Anahit'in ülkesinde, huzurlu, adil, güzel ülkede her gün birkaç insan ortadan kaybolmaya başlamış. Askerler, kaybolanın yakınları aramışlar aramışlar bulamamışlar. İzler gök gürültüsünün yağmurlarıyla silinmiş. Sesler, gök gürültüsünde kaybolmuş. Herkes çok üzgün ve korkuyormuş. Bu ülkede artık hiçkimse tek başına dışarı çıkmaz olmuş. Yorumlar yapılıyormuş, bir canavar mı, yoksa sihir mi, yoksa bilmedikler bir şey mi kaçırıyor insanları diye.
Bir gün hizmetkarlar koşarak Anahit'e prensin kaybolduğunu haber vermişler. İki ülkenin askerleri, iki ülkede ki insanlar günlerce her yeri dikkatle aramışlar ancak prensi bulamamışlar. Gerçekten bulmak istemişler prensi çünkü halkına iyi davranan, çalışkan, adil biriymiş prens. Günler geçmiş, günler geçmiş. Belki de bize öyle gelmiş, bilmiyoruz. Anahit sakinliğini koruyormuş, prense, onun zekasına, ustalığına güveniyormuş.
Aylar sonra birgün saraya muhteşem halılar sattığını söyleyen bir tüccar gelmiş. Kimse önemsememiş, huzura çağrılmamış. Kral üzgünmüş hem halkının güvenini kaybetmekten hem prensi bulamamış olmalarından. Hizmetliler dışarda yağmur yağarken, gök gürlerken tüccarı saraydan dışarı çıkarmışlar.
Kaçırılan fırsatları izlerken, okurken sıkar bizi, sanki alsak elimize kalemi, kağıdı düzeltebiliriz gibi her şeyi ya da uzansak beyaz perdeye, otursak yönetmen koltuğuna yeniden çekebilirmişiz gibi filmi. O kadar kolay olsun, her şey biz nasıl istiyorsak öyle olsun gibi
Saraydan çıkan tüccar halılarının yüklediği at arabası ile yavaş yavaş uzaklaşırken Anahit de saraya dönüyormuş. Arabasının penceresinden dışarı bakarken gök gürültüsü ile ürken atlarını sakinleştirmeye çalışan tüccarı ve arabada ki halıları görmüş. Birden yüzü gülmüş, beklediği, kavuşmayı istediği her şeyin bu tüccar ve halılarıyla geleceğini anlamış. Hemen saraya çağrılmış adam, halılar tek tek açtırılmış, tek tek Anahit tarafından incelenmiş ve prensin dokuduğu, üzerine gizlice esir olarak tutuldukları yeri resmettiği halı bulunmuş ve herkes kurtarılmış.
Yani Anahit haklı çıkmış, prens halı dokumayı bilmeseymiş kurtulamayacaklarmış. İlla bu noktadan bakalım, illa haklı çıksın masalcı. İlla beynimize kodlanan yaşam formalitelerini hiç sorgulamayalım, biz hep gülümseyelim, neye gülümsediğimizi düşünmeden. Mutlu sonların mutsuz analizlerini yapmaktan aciz olalım, biz hep gök gürlerken korkalım. Biz hep bizi kurtaracak prensleri, prensesleri düşleyelim, düşeceğimiz kara deliklerden kaçabileceğimizi sanarak.
ZERRİN TİMUROĞLU
İSTANBUL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder