Zamanı evirip çevirsek yani o gücümüz olsa neler yapardık diye düşünürüm bazen. En çok istemeden bulunmak zorunda kaldığım ortamlardan buharlaşmak isterdim. Hani ne yaparsanız yapın orada kalmak zorunda olduğunuz yerler. Vicdanınızı dinlemekten kaçamayacağınız, toplum kurallarını yıkamayacağınız durumlar. Arkanızı dönüp koşarak uzaklaşmak istediğiniz, hiçbir gönül bağınızın olmadığı her yaptığınızın yüreğinize tahta perdeler çevreleyen saçma durumlar.
Zaman ne ki, bilmeseydik günü ayı, dakikayı, saniyeyi ve daha bir sürüsünü ne değişirdi. Acılarımızın, sevinçlerimizin, savaşlarımızın, kavuşmaların, ayrılıkların, zalimliklerin, iyiliklerin, kahramanlıkların tarihleri olmasaydı ne olurdu. Hiçbir anı kalmasaydı bizden sonrakilere. Her nesil her defasında kendi hikayesini en baştan kendisi yazmaya başlasaydı ne olurdu. Bence ne güzel olurdu. Hakkımız olmalıydı bu. Niye bizden öncekilerin sefaletinden kurtulamıyoruz, niye minnettarız veya niye öfkeliyiz geçmişimize.
Bitkiler, hayvanlar tam da benim dediğimi yaşıyorlar galiba, geçmişleri yok. Doğuyorlar, yaşayıp ölüyorlar. Akıl sanki ağır bir yük gibi omuzlarımızda. Her şeyi biliyoruz o her şeyin içinde hiçbir şeyi bilmediğimizi de. Dünya ne zaman oluşmuş, ne zaman yok olacakmış, evrende yaşanacak başka yerler var mıymış. Olsa ne olacak diyen bir kişi yok. Yaşadığımız dünyaya ne hayrınız oldu ki yenisine katkınız ne olsun. Hiç karamsar değilim ya da öfkeli, önümde bir denklem var onu çözüyorum yalnızca.
Bir sözüm var duyan kazanacak duymayan pişman olacak. Bir çeyrek altın verene söyleyeceğim yalnızca. Böyle bağırarak sokaklarda dolaşan birine inanıp altın veren çıkar mı acaba. Çok merak uyandıran sözler öyle değil mi. Bu yoksulluk yıllarında elbette hayal bir söze bir altın almak. Zaten çok eski masala aitti. Sözlerin altından değerli olduğu zamanlara. Zaman ilgisiz değil cümlelere arada bir sahipleniyor. Hayatları sözlerinden değersiz olanlar mesela, çabuk ölenler öldürülenler. Bu yüzden öksüz, yetim kalmıyor mu çocuklar.
Konuşmak her zaman masum, dinleyenler hep mi haksız. Vurulmak ölmek demek değildir ki her zaman. Vurulmak istemeden değişmektir yaşayarak. Bu değişimi sağlayan bazen duymak, okumak istemediğimiz sözcüklerdir, bazen kurşunlar, bazen suskunluklar, bazen arkasını dönüp gidenlerdir.
Vurulmak kocaman açılmış gözlerinizle, acı içinde, gözyaşlarınızın kuruyup akmadığı, duygularınızın üstüne kireç döküldüğü zamanlardır. Vurulmak yıllar yılı denizi görmeyi hayal edip denize varmadan yok olmaktır yani hiç olmaktır.
Abim, ablam, abimin eşi, çocukları pikniğe gitmiştik. İlk kez yurt dışına çıkıyordum, ağaçları, toprağı, gölü görünce içimden çok şaşırdığımı anımsıyorum. Aynı memleketteki gibi demiştim. Yani üniversiteyi yeni bitirmiş çalışan biri olarak nasıl böyle düşünmüştüm hiç bilmiyorum. Kültürler farklı olunca doğa da başkalaşır aynı olmaz diye kurguladım herhalde, çok saçmaydı.
Ellerimizde piknik sepetleri, yere serip oturacağımız yaygılar girdik ormana. En önde abim sıralandık. O kadar yüksek ağaçlar vardı ki zaman zaman gökyüzü görünmüyordu. Hava sıcaktı ama hem de bu ülkede her zaman yaşanmayacak kadar sıcaktı. Abimler daha önce gelmişler, biliyorlardı, piknik alanı varmış oraya gidiyorduk. Araba alınmıyordu içeriye. Zaman geçiyordu biz yoruluyorduk ama gideceğimiz yere bir türlü varamıyorduk. Abim son derece zeki bir insandı, mimarlık son sınıf terk, ODTÜ Kimya terk, yurt dışında ekonomi, yani önceden gittiği yeri unutma ihtimali yok. Çocukları sırayla taşıyorduk kucağımızda. Resmen dağ başıydı soru soracak bir kişi bile çıkmamıştı karşımıza. Sanki aynı yerlerde dolanıyor gibiydik. Arada ağaçların gölgesinde oturuyor sonra yine yürüyorduk. O yıllarda cep telefonu filan yoktu tabi. Dile getirmiyorduk ama kaybolmuştuk, akşam olursa ne yapacağız korkusu yüreğimizde kıpır kıpırdı. Hiçbirimiz nasıl yaşanıyor böyle bir şey sorgulamıyorduk. Ağaçlar ağaçlar, tepede mavi gökyüzü, derin bir sessizlik ve adımlarızla çıkan sesler. Aslında çocuklar yanımızda olmasa, çadırımız, ışığımız olsa o kadar da vahim olmazdı hatta keyifli bile olurdu bu durum. Ama öyle değildi.
Kurtulduk bir süre sonra, orman korucusuna rastladık, sevinçle arabamızın yanında bulduk kendimizi, ne daha önce ne daha sonra bu şekilde kaybolmamıştık. Sonuçta eve döndüğümüzde heyecanlanmanın dışında güzel bir havada güzel bir ormanda uzun bir yürüyüş yapmış olduk.
Bir sözüm var duyan kazanacak duymayan pişman olacak, bir çeyrek altın verene söyleyeceğim. Bizi o gün ormana bırakan hayat bir daha çıkarmadı aslında oradan. Gördüğümüz korucu bir hayaldi sanırım, biz hiç bulamadık çıkış kapısını ama o ormanda yaşamayı öğrendik. Eksildik, ağaçları suladık gözyaşlarımızla, toprağın öğüdünü dinledik çeyrek altın verip ama hiç çıkamadık dağlara.
Vurulmak ölmek değildir her zaman, vurulmak istemeden değişmek değiştirilmektir zamansız.Vurulmak kocaman açılmış gözlerinizle, acı içinde, gözyaşlarınızın kuruyup akmadığı, duygularınızın üzerine kireç döküldüğü anlardır. Sözlerin altından değerli olduğu zamanları kaçırmaktır.
ZERRİN TİMUROĞLU
İSTANBUL 2020 .
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder