İnsanlar, hayvanlar sesleri de renkleri de belirli frekanslarda görürler, duyarlar. Hayvanlar bu gerçeklerini değiştirememişlerdir ama insanlar doğanın verdiği izni akıllarıyla değiştirmiş, geliştirmiştir de gerçekten olağandışı bir şey midir bu yoksa keşfedilen her şey de bilmediğimiz frekanslar kadar mıdır. Yani yaşamlarımıza katılan katalizörlerden haberimiz var mıdır gerçekten, bilmiyoruz.
Geçen onca yıla rağmen temel davranışlarımız değişmiş midir. Yani açlığımız, keşfetme dürtümüz, çoğalmamız, merakımız, acılara katlanmamız, öleceğimizi bile bile saçma sapan eşyaları sahiplenmemiz. Her türlü kötülüğe, sefalete, hiçliğe inatla direnmemiz ve buna hiç şaşırmamamız. Savaşlar, zulümler, anlaşmalar, saraylar, barakalar, gemiler, uçaklar, denizaltılar, denizüstüler, uzay araçları, galaksinin keşfi. Size de garip gelmiyor mu, bir pazılın başına oturtulmuş çocuklar gibi hissetmiyor musunuz kendinizi. Ben her zaman öyle hissediyorum, niye bu pazılın başındayım gerçekten merak ediyorum.
Biliyor musunuz guguk kuşları asla kendi yumurtalarının üzerine kuluçkaya yatmazlarmış, hep başka kuşların galiba kargaların yuvalarına bırakırlarmış yumurtalarını. Kargalar da kendi yavruları ile ısıtır, besler, büyütürlermiş. Acaba farketmediklerinden mi, yoksa guguk kuşları ile bizim bilmediğimiz bir anlaşmaları mı var. Yani biz insanlar bilmediklerimizi kabulleniyor muyuz, bence hayır. Kabullenmiş olsak birbirimizi öldürmekten, dünyanın bir yerlerinde açlıktan ölen insanların varlığını bile bile insan haklarından söz etmekten, dünyanın tüm dengelerini, suyunu, toprağını yok etmekten vaz geçerdik.
İnsanlar bütün bu tuhaflıkların, bilinmezlerin, kuşkuların, kaygıların etrafından dolanmayı öğrenmiş, soluk almayı, dayanamadığı gerçeklerin üzerine renkli tüller örtmeyi, duymak istemediği sesleri bastıracak sihirli notaları, masalları, resmi, heykelleri, kendi yarattıkları dünyaları kitaplarda anlatmayı öğrenmiş. Bunu öğrenen insanlar mutlu olmuş mu, hayır, öğrenemeyenler ne mutlu olmuş ne de mutsuz, onlar sessizce kabullenmişler. Zaten bütün sorun kabullenmektedir çünkü.
İyi niyet kabullenişleri kolaylaştırır. Yani o kadar da masum değildir alttan almak, hedefe varmak için duygular hoyratça kullanılır. Bazen tatlı dille, bazen özveriyle, bazen sanatla. Yoksa bu kadar kolay ikna olur muydu insanlar. Hitler tek başına mı öldürdü altı milyon Yahudi'yi, tabiki hayır, o kötülükleri yapanlar ikna oldular hem de hiç acımadan. Kendilerine ne yalanlar söylediler acaba, çocuklarının gözlerine bakarken, bir aşk filmi izlerken, Brahms dinlerken yutkunabildiler mi. Tabi ki yutkunabildiler çünkü gerçek kötüler kendilerininin en iyi insan olduğuna herkesi kolaylıkla inandıranlardır. Kandırmakta usta olanlar.
Aklından bunları geçirirken yürüyordu bir yandan, okuldan yeni çıkmıştı ve gerçekten çok yorgundu. Sekiz saat Fizik anlatmıştı ki bunu çok seviyordu. Problemleri önce didik didik edip, çocukların merak edebileceği her şeyi önceden düşünüp, dikkatlerini topluyor ardından onlarla yavaş yavaş çözümü oluşturuyordu, keyifliydi. Ama çok da yorucu. Hayatımızdaki sorunların iyileştirilmesi de bu yöntemle mümkündü aslında. Fizik neyi niye yaşadığımızı, duygularımızı, mücadelelerimizi sayısal olarak çözümleyen, yanıtlayan çoğu zaman, hayatın gizemini anlamaya çalışırken çok da hayal kurmamamız gerektiğini her an bize hatırlatan, müthiş bir rehberdir. Elbette hata payı vardır, ama hatayı kabulleniş Fizik'te kader değil matematikseldir ve bunu abartmaz.
Eve yaklaşmıştı. Limonlu, sıcak bir çay içmeliyim önce diye düşündü. Yorgunluğunu unutturacak, sevginin, heyecanının, tüm duyguların doğal seyrini yavaşlatacak sihirli içecek.
Anahtarı çevirdi, kapıyı açtı, karşısı mutfaktı. Sokak kapısı kısa bir koridora açılıyordu. Koridorun sağ tarafında genişce bir salon, sol tarafında yan yana iki küçük oda vardı. Elini sol duvarda gezdirdi, düğmeye bastı, ışığı yaktı. Çantasını vestiyere astı, dosya çantasını alıp salona geçti, ışığı yaktı. Çantasını masaya bıraktı, biraz dinlenip yazılı kağıdı okuyacaktı. Çocuklara söz vermişti yarın sonuçları söyleyeceğine. Banyoya gitti, elini yüzünü yıkadı, mutfağa yöneldi. Ocağı yakıp çay için suyu üstüne koydu. Üstünü değiştirip, elinde limonlu çayıyla koltuğuna oturduğunda kemikleri sızlıyordu gerçekten. Derslerini oturarak da anlatabilen arkadaşlarına imrendi. Fizik asla oturarak anlatılamazdı. Bir süre öyle boş boş etrafa bakınıp, çayını içti. Küçük bir radyosu vardı, televizyonu yoktu, alamamıştı. Ama radyo programları çok iyiydi hem masada çalışıp hem de program dinleyebiliyordu. Hele gece onikide başlayıp, iki gibi biten bir sohbet, müzik, kısa skeçler programı vardı ki alışkanlık yapmıştı onda. Haftada bir kez de radyo tiyatrosu olurdu. Olağanüstü güzeldi. Mutlaka dinlerdi. Yatağına yatar, ışığı söndürür, radyoyu başucuna koyup, seslendiren muhteşem devlet tiyatrosu sanatçılarının hayallerini özenle süslemesine izin verirdi.
Bazen çok korkulu olurdu oyunlar, şatolarda gıcırdayan kapılar, haykırışlar, çığlıklar, ölümler. Yorganın altında titreyerek tamamlardı o zaman radyo tiyatrosunu. Hem gurbetteydi hem yalnız doğaldı korkması tabi.
Bu gece de var tiyatro diye geçirdi aklından, işini çabuk bitirip yatsa iyi olurdu.Yemeğini yedi, okuyabildiği kadar yazılı kağıdı okudu, mutfağı toparlayıp yattı. Radyoyu başucuna koyup, frekansı radyo tiyatrosunun verildiği radyo kanalına ayarladı.
Yatak odasının camından sokak lambasının ışığı süzülüyordu içeriye, sanki gece lambası varmış gibi aydınlık oluyordu oda. Yatağa girmeden kalın perdeleri açmış tülü çekmişti, dışarıdan daha çok ışık girsin diye. Başlamıştı tiyatro karı koca iki kişi seyahate çıkmışlar, yabancısı oldukları çevrede yollarını kaybetmişlerdi. Benzileri bitip, karanlık da çökünce arabada gecelemeye karar vermişlerdi. Efektler müthişti. Issız yolun dört bir yanından gelen tanımsız sesler, yaklaşan bir bilinmez ses, çaresizlik, kanının damarlarında buza kestiğini hissetti. Kadın arabada kalmakta ısrar ederken kocası, çıkıp güvenli bir yer aramayı öneriyordu.
Dinlemeyip kapatsa mıydı acaba, bayağı korkmuştu. Ama çok da merak ediyordu, başlamıştı bir kez, bitirmeye karar verdi. Kocasına daha fazla direnemeyen kadın arabadan indi. Kocası da indi, arabayı kitlediler ve çok uzakta ışığı gözlerine ulaşan yere doğru yürümeye başladılar. Gökyüzünden başlarına fırlatılan yıldızların uyarılarını gördüler ama önemsemediler.
Onlar şatonun kapısını çalmaya başladıklarında uykunun eteklerine yapışmış koşturuyordu.
Kapı çalınıyordu, tak tak kapı ısrarla çalınıyordu. Şatoda yaşayanlar iyi miydi acaba. Niye duymuyorlardı ki bu sesi. Şatonun ışıkları yanıyor muydu acaba. Tak tak kapı ısrarla çalıyordu. Gözlerini açtı. afalladı ilk önce dinledi, çalan kendi kapısıydı ve daha sabah olmamıştı. Korktu, gece gece kim çalardı ki kapısını böyle. Sırtına bir hırka alıp, çekine çekine sokak kapısına yaklaştı, kim o,
-Hocam ne olur açar mısınız,
Şaşırdı bu öğrencilerinden biriydi, daha bugün bazı sorunları üzerine konuşmuşlardı. Hemen açtı kapıyı kızcağız perişan bir halde attı kendini içeriye, gözlerinde yıldızlar utanç içinde sönmüştü.
ZERRİN TİMUROĞLU
2019 İSTANBUL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder