25 Mayıs 2022 Çarşamba

Kuruyan Nehirler

        Kişilik alınyazısıdır (character is destiny). Doğru değildir bu bence. Doğru olan, kişiliğimizi oluşturan, doğup, büyüdüğümüz ortamdır, kaderimiz bu ortamdır.

        Söze doğrudan kişilik diye başlayınca, sanki anatomik yapımız gibi, doğarken bütünüyle bize verilmiş bir özellik gibi anlaşılır. Oysa, kişilik belirli bir süreçte oluşur, zaman alır ve kemikleşene kadar biraz da olsa değişme şansı vardır.


        Kocaman bir kazanın başında, elimizde büyük bir tahta kaşık, kazanın içi dolu ama neyle dolu, habire karıştırıyoruz, habire bir şeyler koyup içine, karıştırıyoruz. Kaynamaya başlıyor, bırakıyoruz. Bu yaptığımız yemeğin bir adı var, ya biz veriyoruz bu adı ya da nasılsa eskiden bildiğimiz bir kelime.


        Mutfaktan salona gizlice giren ve odanın belirli yerlerinde siperler kazan ışık ve çok usulca duyulan televizyonun sesi. Gözlerini kapatmıştı öğretmen, arada açıp, bu gizli ışık istilasına bakıyor, mutfaktan arada bir gelen, bankacı arkadaşının eşinin çıkardığı tıkırtıları dinleyip uyumaya çalışıyordu.


        İyi ki bu akşam burda kalmışlardı arkadaşı ve eşi. Yalnızlık bu gece, demir külçelerin içine hapsedilmişti, çıkaramıyordu bir türlü, hafifletemiyordu, gözünden akan yaşı durduramıyordu. Ve hatta niye ağladığını bile bilmiyordu.


        Doktorun adamları evinden kendisini kaçırdıktan bir süre sonra, karanlık, izbe bir bodrum katında açmıştı gözlerini. Tanımadığı iki adam vardı ve kendisini bileklerinden, kocaman bir su borusuna bağlamışlardı.


        Kısa bir zaman sonra, doktor kadın geldi, yüzünde tuhaf bir bilmece, karşısında öylece durdu biraz. Yüzündeki bilmeceden habersizdi sanırım ya da bilip, gizleme çabası vardı. Bakışlarına, binlerce kişilik bir ordunun karşısında, tek başına, atının üzerinde durmaya çalışan bir meydan okuma yerleştirmeye çalışıyordu.


    - Sen kendini ne sanıyorsun, öyle bir adamın senin gibi çirkin, vizyonsuz birini önemsediğini mi düşlüyorsun. Kimsin sen.


        Kollarım, koltuk altlarımdan yukarı çekiliyordu, ayakta durmaktan perişandı bacaklarım. Beni kaçırırken kullandıkları ilacın etkisi de tam olarak geçmemişti. Cevap vermeye çalışıyordu ama dili dönmüyordu. Dönse, söyleyecekti,


        Kimseyi zorla kendine aşık edemezsin diyecekti. Sen hastasın, tedavi görmelisin diyecekti, bu saplantıyla hayatını mahvetme, bana zarar verme diyecekti. 


    - Vazgeçeceksin ondan, hemen, bunu yaparken beni suçlamayacaksın, anladın mı diye bağırdı. Yoksa seni mahvederim, bağırıyordu.


        Yüzüne bakmaya çalıştım, hem doktor, hem güzel hem zengin, belliydi zengin olduğu. Zenginlerin gözlerinde bizim gibi emeği ile geçinen insanlardan farklı bir güven duygusu vardır. Hiçbir şeye ikinci kez bakmazlar, alıp almamaktan kaygılanmazlar, kılı kırk yarmazlar en ucuzu, en iyisini alayım derken.


    - O benim kocam, anlaşıldı mı. Tam yüzümün yakında bağırarak söylemişti bunu.


    - Seneler olmuş ayrılalı, değil mi. Zorlukla kurmuştu bu cümleyi,


    - Asla ayrılmadık, ayrılmayacağız, resmen öyle diyorlar ama o benden vazgeçmez, hiç vazgeçmez.


        En son cümleyi söylerken, yüzünden lav dereleri akıyor gibiydi, eğer onu gerçekten kaybettiğine inanırsa, en kötü şeyi kolayca yapardı. Kendi hayatından vazgeçmiş biri vardı karşısında. Hiç sağlıklı düşünemiyordu, belliydi.


         Aniden yüzüne kuvvetli bir tokat attı. Artık, kazanmaya çalıştığı savaşın çoktan kaybedilmiş olduğunu anlayan zeki bir insandı.


        Yüzüne öyle bir nefretle bakmış olmalıydı ki, kısacık bir an da olsa bu onu korkuttu.


        Doktor kadına demek isterdi ki, merak etme sert adamla artık asla bir araya gelmem, ama sen istediğin için değil, senin nasıl bir zorba, karaktersiz olduğunu bile, bile seninle zaman, zaman bir araya gelip, iş yaptığı için.


        Ona demek isterdi ki ben hiç şakadan anlamam. Ben hiç bağışlamam. Bununla övünmüyorum sadece kendimi tanıyorum, içimdeki denize ulaşmadan kuruyan  o kadar çok nehir var ki. Ben onları suya kavuşturamadım, gücüm yetmedi buna.


        Bunları düşünürken birden bodrumun kapısı  savrulup, açıldı, sert adamın öfkeli sesi çınlattı orayı. O kadar bağırıyordu ki doktor kadın bir köşeye sinmişti. Biraz önce atıp, tutan o zalim kadın yok olmuş, mağduru oynayan bir zavallıya dönüşmüştü. Ancak sert adam buna hiç aldırmadı, kendisi ile bodruma doluşan adamlarına, doktoru alıp, polise teslim etmelerini söyledi. Hemen yanına gelip iplerini çözdü ve kucakladığı gibi dışarıya taşıdı. Polislerle konuştu, kendi arabasına yerleştirdi onu. O kadar zayıftı ki gücü buna itiraz edemedi. Sert adamın arabasına binerken, polis arabasında oturan, deli bakışlarıyla yeni planlar kurduğuna emin olduğu doktora baktı.


        Eve doğru yola çıktıklarında, gözlerini kapattı, çok tuhaf hissediyordu kendini, uykuya dalıp gitmeden, Murathan Mungan’ın dizelerini mırıldandı sessizce, içinden,


       gün ışığıyla yıkanmış küskün bir yıldız

                               gibi akıp geçtin

       sessizliğimizin üstünden

       

       oyalanacak bir şey bile bırakmadın

       

       tozlanmış, dalgın bakışlarımıza.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...