Üniversite yıllarımda her zaman yanımda taşıdığım bir kitap olurdu ve en çok da ‘Shakespeare ve Hamlet, Sn. Prof. Dr. Mina Urgan’ın kitabı. Bir röportajında okumuştum o yıllarda, sıradan insanlar neden benim bu kitabımı alıyorlar, demişti, ne anlıyorlar, sonuçta bir ders kitabı niteliğindeydi. Yani Hamlet’i okuyabilirler, Hırçın Kızı okuyabilirler, Kral Lear’ı okuyabilirler ama benim bu kitabım bütün bu eserlerin bilimsel incelemesidir demişti. Tam, aynı, bu cümleler olmasa da içeriği buydu. Ama ben Shakespeare’i bu kitapla sevmiştim, anlamıştım hayatla bağını ve eserleri ile her duyguya kurduğu tuzakları bu kitapla öğrenmiştim, her zamanda, her insanın duygularına nasıl tercüman olduğuna bu kitapla tanık olmuştum.
Kader elimizi bir an olsun bırakmaz, bir an olsun aman vermez. Şansın varsa kaderin seni mecbur bıraktığı yolda güle, oynaya tamamlarsın ömrünü, şansı hiç tanımadıysan, nefes nefese her gün koşturursun her gün ve ellerin hep bomboş kalır. Dolsa da acıyla, yoklukla, yoksullukla dolar ki, yüzün hiç gülmez.
Umut etmek ve daha sonra boş yere umutlandığını anlamak en acı hayal kırıklığıdır. Öyle çabuk alışılır ki güzel şeylere yüreğin, hafifler birden, gülümsersin yerli, yersiz, insanlar daha bir iyi görünür gözüne. Sonsuz yeşilliklerin, sonsuz maviliğe halı gibi serildiği yerlerde koşarsın alabildiğince.Her canlının sadece doğumunu bilirsin, sadece sevincini.
Tekrar, her umudun boş olduğunu anlaman, parçalar kalbini, nefesin tıkanıp kalır sanki içinde.
Otobüs iki saattir yoldaydı, ikramlarını yapmışlardı hostesler, ışıklar kapatılmıştı. Yolcuların çoğu uyuma moduna geçmişti bile. Tekli koltuklardan birindeydi. Sert adam görünmemişti ortalarda, bu kez, o da işin ciddiyetini anlamıştı galiba. Bir gariplik hissetmişti ama otobüse binerken, müthiş bir yalnızlık, bu kadar alıştığını fark etmek üzmüştü kendisini. Çaktırmadan telefonuna bakıyordu bir mesaj yazmış mıdır diye, kimden gizleniyordu onu da bilmiyordu. Nefret ediyordu birine bağlanmaktan.
Atıp tutmakla olmuyordu işte bazen, duygularına göğüs germek, acı çekmekten kurtulmak mümkün olmuyordu işte. Elinde olsa o an otobüsten inip, koşa, koşa onu arar bulurdu ve sorunlara boş verelim derdi. Yapabilirdi de sonuç ne olurdu. Gizlemişti işte evlenip, ayrılmış olduğunu, samimi sohbetler yapmışlardı birbirleri ile, okullarda birlikte seminerler vermişlerdi, birbirlerinin gözlerine bakmışlardı çekinmeden, yani doktorla, sert adamın arasında hala bitmemiş şeyler vardı. Bunu bilerek, bunu hissederek ne bekleyebilirdi bu ilişkiden.
Çoğu kadın için bu bir meydan muharebesine döndürülebilirdi, bir güç gösterisi yaşanabilirdi ama kendisi için öyle değildi. Çünkü, inanıyordu ki gözü kapalı güvenemediği bir sevgiye asla ömrünü emanet edemezdi, kendini kör kuyularda da bulsa sadece kendisini sevmeyen hiç bir ele, uzatmazdı elini o kuyudan.
***
Tatil neredeyse bitmek üzereydi. İki ay su gibi akmıştı. Kasabaya tekrar dönme fikri çok can sıkıcıydı. Hiç aramamıştı sert adam, ne telefon etmişti, ne karşısına çıkmıştı birden. Anlaşılan hayatından memnundu.
Arkadaşı balayından döndükten sonra aramıştı telefonla ama ne kendisi sormuştu ona, sert adamı gördün mü diye, ne arkadaşı tek sözcük etmişti onun hakkında. Bir şeyler biliyor ama kendisini üzer diye söylemiyor gibiydi.Telefonu çaldı, arkadaşı arıyordu,
- Merhaba nasılsın,
- İyiyim, sen nasılsın arkadaşım,
- Ben de iyiyim, Barış’la yeni eve yerleştik, dönüşte mutlaka bekliyoruz tamam mı,
- Tabi, mutlaka.
- Geleceğin saati haber ver, Barış gelip seni alsın,
- Daha neler, çocuk muyum ben arkadaşım, taksiyle giderim eve, sonra akşam güzel bir yemek yeriz dışarıda, olur mu.
- Peki, öyle olsun.
Neydi bildiği arkadaşının tahmin edemiyordu ama gizlediği her neyse kendisini üzeceğini anlamıştı.
Sınavların başlamasına bir gün kala kasabaya geldi ve eve gitti hemen. Yorgundu, arkadaşına yarın akşam gidecekti. Tozlanmıştı her yer, pencereleri açtı elini, yüzünü yıkadı ve hemen üstüne ince bir örtü alıp yatağına uzandı.Yalnızlık hissi hiç azalmamıştı aslında sadece üzeri biraz kabuk bağlamıştı.
Uyandığında vakit akşamüstüne yaklaşıyordu. Mutfağa gidip çay suyu koydu, çantadan annesinin yaptığı börekleri çıkardı, mutfak masasını, tezgahı sildi, temizledi. Demlenen çayını aldı ve böreklerini, televizyonu karşısına kuruldu. Kapı çaldığında bulaşıkları yıkayıp, yatmaya gidiyordu.
Birden kalbi deli gibi çarpmaya başladı, sert adam olmalıydı bu, bu saatte başka kim olacaktı ki. Dürbüne bakmadan, kim o demeden açtı kapıyı, donup kaldı. Doktor karşısında duruyordu.
- Niye geldin sen gene, dedi doktor,
Hayretle baktım yüzüne,
- Pardon, benimle nasıl böyle konuşursun,
- Sana neler yapacağım görürsün, onu kandırmana izin vermeyeceğim bir daha, anladın mı,
Gözleri deli, deli bakıyordu. Şaşırmıştım, aylardır mutlu birinin tepkisi değildi bu, derdi neydi acaba diye düşünürken, onun, tok, sert, öfkeli sesini duydu birden. Yanındaki adama başıyla işaret etti, adam doktoru kolundan tuttu, merdivenlere doğru götürdü. Kadın hiç itiraz etmedi, her şeyini yitirmiş bir insan derbederliği ile baktı sert adama, sonra merdivenlerde kayboldular.
Sert adamla neredeyse iki aydır ilk kez baş başa, göz göze kaldılar. Onu özlediğini anladı, tahmininden daha fazla ona sarılmayı, sesini duymayı özlemişti ama gözlerinin ön cephesine süvarilerini gönderdi, soğuk, ilgisiz ve hızlı.
Bir şey demedi, en başta olduğu gibi baktı bana, sanki dünyanın en önemli insanıymışım gibi, gülümsedi ve arkasını dönüp gitti.
Kala kalmıştım öylece, kapıyı kapattım, robot gibi gidip, yatağıma kıvrıldım. Gözlerimi kapatırken süvarilerin atlarının dörtnala, yelelerini uçura, uçura koştuklarını gördüm.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder