Albert Camus’a göre, felsefede sorunların en önemlisi, yaşamaya değer mi yoksa değmez mi sorusuna bir yanıt verebilmektir. Ve biz insanların, bu cümleyle bütünleşmiş cevaplarımız hazırdır aslında.
Kimimiz yaşamayı bizim için değerli kılan insanların yokluğunda hayatı tamamen değersiz bulur, kimimiz ideallerimiz olmazsa hayatı değersiz bulur, kimi parayla değerlendirir hayatını kimi sevgiyle, kimi mücadeleyle kimi suskunluğunun tembelliğinde.
Bazen de intikamlar kimi insanlar için hayatı değerli kılar, o intikamı almazsa her şey hiç olur gözünde. Ağırdır bu, çok ağırdır ve kişinin yaşamını mahveder. Hamlet’te böyledir mesela, amcasından intikam almak, Hamlet’in gözünde hayatı tekrar değerli kılacak tek şeydir. Ama düşündüğü gibi olmaz çünkü hayat bize pek söz hakkı tanımaz hatta kahkahalarla güler halimize çoğu zaman.
Hem mutfakta yemek yapıyor hem bunları düşünüyordu. Akşam, doktor kadının gözlerinde gördüğü nefret korkutmuştu onu. Öylesine bir anlık öfke değildi, neydi kadının derdi, ayrıldığı kocasının hala niye peşindeydi ve sert adam niye bu kadar hoşgörülüydü.
Sert adam iki yıl önce ayrıldıklarını söylemişti ama hala onunla okullarda etkinliklere katılması, kendisine hastalık derecesinde bağlı doktora umut veriyordu. Peki neden yapıyordu bunu. Ya doktorun ailesinden korkuyordu, ya finans bakımından ona bağımlıydı ya da hala bir şeyler hissediyordu ona karşı.
Çorbayı, dibini tutmaması için sürekli karıştırması gerekiyordu. Kaynamak üzereydi, kaynarsa karıştırmasına gerek kalmayacaktı. Güneşin batmasına zaman vardı daha ama gücünü kaybetmişti. Balkon kapısı açıktı. Tül salınırken kendi halinde mırıldanıyor gibiydi, sanki bu kadar akıllısın da neden hala bitirmiyorsun bu ilişkiyi der gibiydi.
Bir denize girmişsen ve epeyce uzaklaşmışsan kıyıdan geriye dönmek zaman istiyordu. Yüreği akmıştı sert adama ve ömründe ilk kez bir erkeği bu kadar çok düşünmüştü. Şimdi gördüğü bütün yanlışlarla, duyduğu kederle gözü kıyıyı arıyordu.
Çok uzaktaydı huzurlu kumsallar. Nasıl bu kadar dikkatsiz davranmıştı, nasıl kıyıdan bu kadar uzaklaşmıştı. Ne bir kayık vardı etrafta, ne bir cankurtaran yeleği vardı sırtında.
Yüzmekten yorulmuştu, git gide uyuşuyordu eli, ayağı. Sırt üstü döndü, kıyıya doğru bir süre böyle yüzmeliydi, hem daha az yorucu, hem daha hızlıydı.
Çorbayı kaynamaya bıraktı, kızarttığı patateslerle biberlerin üzerine sarımsaklı yoğurt döktü, ekmeği kesip sepete dizdi. Balkonda hazırladığı masaya götürdü onları. Telefon çaldı, sert adam arıyordu. Garipsedi hissettiğini, korkmuştu biraz. Sevinmemişti eskisi gibi aradığına, tuhaftı.
- Merhaba,
- Merhaba, dedi. O denizinden kıyıya asla çıkamazsın bunu aklından bile geçirme dedi.
Şaşkınlıktan dona kaldı, beynine kamera filan mı taktırmıştı, nasıl yani. Devam etti,
- Sen şimdi ne düşündüğümü ne biliyor diye şaşkınsın ama hiç şaşma, ne demiştim, sen benim nefesimsin. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü çok iyi biliyorum, o kıyıya asla tek başına çıkmana, bensiz izin vermeyeceğim, anlaştık mı.
Söyleyecek bir söz bulamıyordum. O sırada kapı çaldı, o da duymuştu,
- Hadi kapıya bak ama lütfen telefonu kapama sana söylemem gereken bir şey var.
Elimde telefon kapıyı açtım, bir anda her yer kapkaranlık oldu, elimden düşen telefondan, sert adamın korku dolu, çaresiz, telaşlı haykırışını duydum ve kayboldu her şey.
Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken ülkelerin birinde bir kötü cadı varmış, bütün mutlulukları derin kuyularda kaybeden, bütün gülüşleri susturan, ışığı hiç sevmeyen bir cadı.
Şimdi o cadıyı bulmak gerekiyor, o cadının elinden bir kızı kurtarmak gerekiyor yoksa bir adam için hayatın artık hiç bir anlamı kalmayacak, bu vazgeçemeyenlerin kör düğümünü kim çözecek.
Öğretmenin evinin önünde, arka koltuklarına uzattıkları baygın öğretmenle bindikleri arabayla, hızla uzaklaşan iki adamı gördü çevredekiler. Ne oldu öğretmene bir şey mi oldu diye koştular ama yetişemediler.
Denizde, sırt üstü yüzüyordu hala ama sanki artık kıyıdan daha da uzaklaşıyor gibiydi.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder