Elinde kitabı, omzunda çantası; kitap fuarına giden üst geçitte, kışa girmeden hemen önceki son sıcak güneşin tadını çıkararak ağır ağır yürüyordu. Hafta içinde bir gün seçmişti, hafta sonu çok kalabalık oluyordu. O kalabalıkta kendini, kitap fuarında değil de giyim ya da yiyecek pazarında hissediyordu.
Aslında kitaplarını böyle geniş, sessiz, tertemiz, hafif klasik müzik çalan; etrafında görevlilerin dolaşmadığı kitapçılardan almayı seviyordu. Uzun uzun kitaplara bakmak, içlerinden birkaçını alıp, arkalarını okumak, onların arasında gezinip, kokularını içine çekmek hoşuna gidiyordu.
Bugün neden gelmişti peki. Çünkü hiç adeti olmadığı halde bir kitap imzalatmak istiyordu. Bunu düşününce gülümsedi. Kendi kendine, acaba ne yapıyorsun dedi. Tamam hayal kurmayı seviyordu, zaman,zaman abartıyordu hatta. Aman boşver, kime ne zararı var deyip motive etti kendini.
Gittiği ve uyuyarak rezil olduğu son tiyatro serüveninin üstünden iki hafta geçmişti. Hâlâ, o tanınan aktörün üşenmeden arkasından gelip ona verdiği ‘Uyuyan Güzel’ masal kitabına baktıkça "nasıl oldu bu?" diyordu. Şaka değil gerçekten olmuştu. Niye tuhaflıklar her zaman kendisini bulurdu acaba.
Merdivenlerden inmeye başladı. "Tabi ki Elif," dedi kendi kendine, "tabi ki seni bulacak. Çünkü sen acayip işler peşindesin. Şimdi yapmaya çalıştığın şeyi arkadaşlarına anlatsan, ne derler, ne düşünürler acaba?"
Evet gerçekten, ne derlerdi. Çünkü elinde, Turgenyev’in ‘Babalar ve Oğullar’ romanı vardı ve imzalatmaya gidiyordu, Turgenyev’e kitap hakkında sorular sormaya gidiyordu.1818,1883 yılları arasında yaşamış, olmayan bir yazara kitap imzalatmaya gidiyordu.
Merdivenleri indi, sağa döndü, fuar yerine yürümeye başladı. Birden içi kıyıldı, sabah çok az yemişti. Etrafına bakındı, patates kızartması yiyebileceği yeri gördü, oraya yöneldi. Açık havada yemek istedi, yiyecekleriyle bir küçük masaya oturdu. Kitabını masanın üzerine koydu, bir patates aldı, ayranını yudumladı, etrafı seyre daldı.
Babalar ve Oğullar, Nihilist Bazarov’un hikayesiydi. Kitabın bir yerinde kahramanlardan biri tarafından tanımı şöyle yapılıyordu: nihil Latince hiç, hiçlik demektir. O halde nihilist hiç bir şeyi
tanımayan anlamına geliyor. Bir başkası,hiçbir şeye saygı göstermeyen de denilebilir diyor. Bazarov’un yakın arkadaşı Arkadiy, savunmak için her şeyi eleştirel açıdan ele alan da diyebiliriz diyor.
Bu kitabı ilk okuduğunda üzgündü, her zamanki aile sorunları, çıkmazlar. Çaresizliğini boğduğu kitaplar, işte onlardan biri oldu bu kitap. Hatta kitabı bitirdiğinde Bazarov’a aşık olmuştu. Çünkü dünyadaki bütün dertlere boş verebiliyordu.
Yemeği bitmişti, kalktı, kızdı kendine. "Ah Elif yine görmezden geliyorsun, biliyorsun Bazarov sonunda fena aşık oldu Anna Sergeyevna’ya ve reddedildi. Yani hiçbir şeyi tanımamak görüşü, yüreğinde bozguna uğradı."
Fuar alanına girdi ve öylesine dolaşmaya başladı. Evden çıkmadan küçük kağıtlar hazırlamıştı, her birinin üzerinde bu kitap üzerine sorular vardı. Örneğin bir sorusunda şöyle diyordu: "Neden böyle bir düşünceye ihtiyaç duyuldu, Nihilist olmak ,bunu anlamak kolay bir şey miydi. Babalar ve Oğullar’la Nihilizm arasındaki bağ neydi. Hiçbir şey sözcüğü, yaşamın herhangi bir yerinde, yaşayan bir canlı için gerçekten hissedilen bir şey olamazdı ki. Bu kitapta, birbirlerini seven, hem oğullarının özgürlüklerine saygılı, hem oğullarına derinden, sevgiyle bağlı iki baba var, Bazarov’un ve Arkadiy’in babaları. Bir babanın oğlunun yetişmesindeki gücü yadsınamaz, ama ben çevremde bunu başaran, oğullarını bir rakip olarak değil de oğlu gibi gören, seven baba görmedim, neden.
Ve belki de kendince en önemli soru şuydu; bir insanın asla Nihilist olmayı başaramayacağını bilerek, bu yolda umut verecek bu kitabı yazmanız doğru muydu. Sırf bu yüzden Bazarov’un değil ama siz Turgenyev’in Nihilist olduğunuza eminim.
***
Stantların arasında dolanırken küçük kağıtlarını masalarda kitap imzalamak için oturan yazarların yakınına bırakarak uzaklaşıyordu. Kırmızı kalemle ve büyük harflerle yazmıştı sorularını. Umarım okurlar diyordu içinden. Yirmiye yakın kağıdı bu şekilde dağıttıktan sonra, sıra imzaya gelmişti. Kafasında olmayacak bir plan yapmıştı imza için. Tabiki gerçek yazar yoktu ama bu kitabı yayınlamış her yayınevi, aynı zamanda ona vekalet ediyordu. Yayınevinden birine imzalatacaktı.
Birden cesaretini kaybetti, saçmaladığını biliyordu zaten, döndü çıkışa yöneldi. Ruhundan bir bizon sürüsü geçmiş gibi parçalanmıştı. Neden yapmıştı ki bunu, o kadar yol, zahmet, saçmalıktı.
Rüzgar çıkmıştı dışarıda, en sevdiği, hele de böyle dağılmışken. Korku serüvenleri tasarlamak kolaylaşıyordu kafasında, düştüğü boşluğa bir ip merdiven atmıştı rüzgar. Tutundu; ağır ağır tırmandı, çıktı kapıdan, yüzüne çarptı rüzgar. Aferin dedi usulca, kendine gel.
Tekrar üst geçite yönelirken,biri koluna dokundu,korkuyla döndü,
-Merhaba,
Nasıl, şaşkınlıktan sesi çıkmadı, tiyatrodaki aktör, elinde içerde stantlara dağıttığı bütün kağıtları uzatıyordu.
Zerrin Timuroğlu
15 Şubat 2025 İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder