Ben anladım ki hayata hiçbir zaman doğrudan bakmamışım. Her baktığım yerde, her yaşadığım yerde, her yaşadığım olayda bir masal uydurmuşum, işime geldiği gibi, sanki her zaman yanımda hayali bir arkadaşım varmış gibi.
Adam ona döndü ve siyah gözleriyle, çünkü yapmasaydın, ölürdün dedi.
- Peki siz, siz de hayal misiniz. Bu bahçe, bu nehir, bu kuş sesleri, diye sordum. Öylece bakmaya devam etti; ilerle dedi, burada durma, ilerle, nereye doğru, sen karar ver, düşünme çok, hayallerin, hem sende büyüyor hem senden daha özgür, dedi.
- Şimdi benim gitmem gerekiyor dedi gizemli adam, sen bu gece bu evde kal, içerisi rahattır, güvenlidir, korkma. Ben yarın sabah geleceğim yine, bahçedeki gezimiz bitmedi henüz.
Böyle dedikten sonra arkasını döndü ve geldikleri yöne doğru yürümeye başladı. Onun arkasından bakakalmıştım, oturduğum yerden kalkıp eve girecektim ki bana seslendiğini duydum,
- Ha, söylemeyi unuttum, gece boyunca arada misafirlerin gelecektir, çekinme sakın, unutma bu bahçe seninle dolu. Bunu dedikten sonra ağaçların arasında kayboldu gitti.
Aslında ne demek istediğini anlamıştım, bu adamla karşılaştığımdan beri, içimde sürekli hayatımı anlatma arzusu duyuyordum, hiç susmadan, neye kızmışsam ,neye kırılmışsam, neye üzülmüşsem, ne zaman çaresiz kalıp, ne zaman kendini iyi hissetmişsem, her şeyi anlatmak istiyordum. Misafirler kim diye merak etmedim, korkmadım, garipsemedim, değişmiştim.
Hava güzel bahçenin üstüne çekilen kara perdede nefes oluyordu her canlıya. Eve girip düzenli, temiz eşyaları gördüğünde mutlu oldu. İki odalı bir evdi burası, bir de küçük, pırıl pırıl bir mutfak vardı. Mutfak ön cepheye bakıyordu, odalardan birinde, rahat görünen bir yatak, bir küçük dolap, bir komodin vardı. Açık penceresinden bahçedeki ağaçların sesi doluyordu odaya. Gidip pencereyi kapadı, perdeyi çekti. Diğer odada bir çalışma masası, kitap rafları, rahat bir koltuk ve bir şömine vardı.
Mutfağa yöneldi, acıkmıştı, mutfak tezgahının üzerinde en sevdiği yemeği görünce şaşırdı, tabak tıka basa doluydu sarmayla. Gidip bir tane aldı, ısırdı. Tam sevdiği gibiydi, azıcık kalın, kuş üzümlü, fıstıklı, tarçınlı. Tam kararında pişmişti, ne lapaydı pirinçler ne çiğ, kararındaydı.
Kapalı dolaplardan birinden tabak aldı, çekmeceden çatal, doldurdu tabağı, çalışma odasına gitti. Şöminenin yanında odunlar duruyordu, hava serinlemişti, odunları çırayla tutuşturdu, elinde yemeği, koltuğa gömüldü.
Yanan odunların çıtırtısında hep bir romantizm hissederdi. Bu çirkinliğimle her defasında nasıl romantik ve asılsız hayaller kurabiliyorum diye düşündü. Hayatında bir kez olsun ona aşık birinden bir çiçek almamıştı. Öğrencilerinden, arkadaşlarından, resmi törenlerde öylesine çok almışlığı vardı, ama gerçekten onu seven bir erkekten asla bir tek çiçek bile almamıştı.
Şömineye dalmış, lezzetli yemeğini yerken, bir gün öğretmen arkadaşlarından birinin bir sözünü hatırladı, Sivas’lıydı, edebiyat öğretmeniydi ve çok iyi bir insandı. Kız kardeşi ile kalıyorlardı, bütün amacı bir an evvel memleketine tayininin çıkmasıydı, iki kız İstanbul’da zorlanıyorlardı tek başlarına.
Demişti ki arkadaşı,
- Biliyor musun ben senin kadar rahat konuşamıyorum erkeklerle. (Erkekler dediği, erkek öğretmenlerdi).
O kadar şaşırmıştım ki, bir şey söylemeden yüzüne bakmıştım. Nasıl desem, verecek bir cevabı yoktu, böyle bir soruyu soruyorsa, insanlara karşı bakış açımız temelden çok farklı demekti. Ben sadece nasıl davranıyorum diye geçirdim aklımdan, yani bir kadın arkadaşıma nasılsa öyle. Bir konuyu konuşurken, karşımdakinin cinsiyeti hiç aklıma gelmemişti doğrusu o güne kadar. Gerçekten çok şaşırmıştım.
O konuşma öylece araya kaynadı gitti ama ben de ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı, o günden sonra, her erkek arkadaşımla konuşurken, acaba nasıl rahat konuşuyorum diye düşünmeye başlamıştım.
İnsan çalışma hayatında bu duygularla nasıl işine odaklanabilirdi ki, erkek, kadın çalışma yaşamında ne fark ederdi ki, yani belki biri sizi özel beğenir, aşık olur, konuşur, o başka ama herkesi potansiyel aşık olarak görmek, benim tamamen anlayamayacağım bir şeydi.
Yemeğimi bitirip, tabağı mutfağa götürüp, yıkadım ve dolaba koydum. Uykum gelmişti ama şöminenin o güzel çıtırtılarından vazgeçemiyordum, bu yüzden yine çalışma odasına gidip koltuğa yerleşmiştim ki, kapının çaldığını duydum.
Adamın giderken söylediklerini hatırlayıp, sakin kalmaya çalışıyordum, korkma demişti adam, gelenler seninle ilgililer. Kapıyı açtım, karşımda ilk öğretmenliğe başladığım yıllarda bir görev kursunda tanıştığım genci görünce dona kaldım.
İçeriye buyur etmemi beklemedi, girdi, çalışma odasına yöneldi ve şöminenin hemen yanında duran büyük mindere bağdaş kurup oturdu.
- Hoş geldin.Nerden çıktın sen demeyeceğim, anladım burda bu soru gereksiz dedim. Nasılsın.
İyiyim, yüreğin çağırdı beni, sen farkında değilsin biliyorum. Seni seven bir erkekten çiçek almadığını düşünmüşsün, haksızlık bu, birlikte katıldığımız o kurstan sonra ben askere gitmeden senin çalıştığın okula geldim, sadece seni görmek istedim ve papatya getirmiştim, unutmuşsun.
Onun gözlerinin içine hayretle baktım,
- Ama sen bana aşık değildin ki sadece çok iyi arkadaşımdın.
Acı bir gülümseme kıvrıldı dudaklarının kenarına,
- Sen bunu anlamadın, ne kadar acı çektiğimi hiç anlamadın.
Çok şaşırmıştım, inanılmaz bir hayret duygusunda kayboldum.Nasıl olur, ben neden bu kadar kördüm peki. Felsefe öğretmeniydi ve kafamdan geçenleri biliyordu,
- Sen hayallerini, gerçeklerine tercih ettin her zaman, bu yüzden sen bir korkaksın dedi.
ZERRİN TİMUROĞLU
2023
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder