Yaşamak sorulara yanıt vermek midir? İyi yanıtlar vermekle kolaylaşabilir mi yaşam? Eğitim hazır cevap olmayı öğrenmek için midir? Bütün bu sorular çoğaldıkça yanıt kendiliğinden oluşur gibi.
Bir çiçek tarlasında bir kaktüs olabilirsin, bir çölde güneşi yaşamak yazgın olabilir. Yeşermek nedir bilmezsin, olasıdır ama aklın yol açıcı olmak zorundadır. Başka nasıl yaşarsın nasıl bitirirsin günlerini.
Denizin yüreğini sakinleştiren kıpırtılarına bakarken, günü bitiren kızıl haykırışları çizen, boyayan kalemi izliyordu kıyıdan. Gönlündeki dağınık odanın sıkıntılarını toparlamak çabasındaydı. İnsanlara katlanacak hoşgörüyü yitirdiğinde ona yönelen her sözcük sabrına çakılan bir çivi olduğun da bu yere geliyordu. Kalabalık bir ortamda bile olsa o anda yabanlaşıyor, iletişimi kopuk, garip bir insan kimliğine bürünüyordu hemen.
Yaşamaktan, geçmişindeki boşluktan, bugündeki yalnızlıktan yakındığın da daha büyüyordu sıkıntıları. Hırçınlaşıyordu, çıkmaza giriyordu düşünceleri, davranışları çıkmaza giriyordu. Suskunluksa zamanı kalınlaştırıyor, çözümleri uzaklaştırıyordu.
Kıyıdan mavinin huzurunu yakalıyor, dalgalar ile saatlerce oturuyordu. Oradan kalkması gerektiğini anladığın da gideceği belirli bir yer olmaması nedeniyle kederlenen yüreği tekliyordu. Ev diye belirlenen olgunun dışındaydı. Kafasının tüm köşelerinde aradığı, bilmek istediği, anlamadığı bir şeydi bu. Bir şeyler düşünüyorsa da çabucak siliniyordu hepsi. Yattığı kapı aralıklarında, kamyonlarda, boş varillerin içinde hayal kurup, ev oluşturuyordu hayalinde. Düş ile hayalin ince sınırını aşıp uykuya daldığın da sisler içinde bir kaç oda bir mutfak, bir masa, halılar, koltuklar oluyordu anımsadığı.
Bir sokak çocuğu idi. Sokakta doğmuştu, sokakta büyümüştü. Çöp kutularını karıştırıp işe yarar teneke parçalarını, şişeleri satıp üç beş kuruş kazanıyordu. Bazen aklına esiyor, başını o çok sevdiği çocuk bahçesinin demir sınırlarına dayıyordu. Çocukları bir başka ülkenin, fantazyanın yaratıklarıymış gibi görüyordu. O dünyaya ulaşması mümkün değildi. Onu tanımış olmayı, orada yaşamış olmayı çok isterdi. Ama artık okuyup yazmayı bilen birinin harflerle yeniden aynı heyecanı duyarak karşılaşması olmazdı tabi.
Kafasının bir bölümünde anılar tümüyle kapatılmıştı. Kırsa kapıları, parçalasa bile ardına varması olanaksızdı. Bazı geceler düşleri onu dayanılmaz bir boşluğa bırakıveriyordu. Uyanmasa bu boşluk aklının sınırlarını yıkıp sele boğabilirdi düşüncelerini.Sonsuz bir yıkım olurdu bu. Delilik denen çekilmez tutsaklığı yaşamaya ramak kalıyordu kaç kez. Uyanınca ardına dönmeden hatta nefes almadan yatıyordu. Bir elin saçlarını okşamasını, korkacak bir şey olmadığını söylemesini istiyordu.
Hayır hayır hiç böyle bir şey yaşamamıştı, bilmiyordu.Nerden çıkmıştı bu şiddetli arzu. Bilmediği, yaşamadığı bu olayı, isyanla, istekle, çekinerek hayal ediyordu. Çok inandırıcı görüntülerin, dağılan izleriyle uyuyor gülümsüyordu.
Saçların rüzgarda salınması ne gizler taşır, o türküyü hep merak ederim. Denizin büyüklüğü karşısında bir küçük kızdı o. Dünyanın kocamanlığı karşısında bir noktaydı. Oysa şu an içine sığmayan dünyayı, denizi aşıyordu, acıları azaltıyordu. Bir duygusal hiçlikti yaşadığı. Çok çirkindi, upuzun boyundan, koca burnundan, yola gelmez saçlarından, şişmanlığından bıkmıştı, yorulmuştu. Bir genç kız olalı hayli zamandı. Sevgiye defalarca yaklaşmış ama yaşamamıştı. Az önce okuldan dönerken yüreğini kabartan, taşıran sevgisiyle, kendi görüntüsü arasındaki mutsuz çelişki ezmişti onu.
-Hep yanılıyorum hep yanılıyorum
Biri bana baktığında sanıyorum ki beni seviyor en azından ilgileniyor. Sonunda ne oluyor. Hep aynı şey, o gidip başka bir kız buluyor, ben de bulduğu kızdan daha meziyetliyim diye kendimi teselliye başlıyorum.
-Kaçıncı kez bu kaçıncı kez.
Ayakta dikildiğinin, kayaların oldukça yüksek ve uç noktasına yakın olduğunun ayırdında değildi.
-Tamam meziyetliyim.bütün meziyetlerimle birlikte yok olduğum gün ne olacak?
-Ağlıyordu, biraz gerileyip bir yere oturdu. Öylesine bitkindi ki. Uzakları seyretti dalgın dalgın, sakinleşti, hava kararmıştı.
Topladığı çerçöpü koyduğu torbasını yere bıraktı, sanki dünden bu yana deniz yok olacakmış gibi telaşla koştu kayaların ucuna. Sular onu karşılamak için kayalara atıldılar, en hızlısı bile ayaklarına erişemedi. Düştüler heyecandan bembeyaz oldu yüzleri. Denize dönünce renklendiler. Kıkır güldü,
-Kim var orda?
Duymadı sesi nedense coşkuluydu bugün. Oturdu yere, dizlerini karnına çekti, çenesini dizlerine dayadı.Çevresini kaçamak bakışlarla süzdü, kimse görünmüyordu.
-Kim var orda?
İrkildi, sağa çevirdi başını, sesin geldiği yeri aradı gözleriyle kızı gördü. Korktu, kalkmak istedi ama buna yetecek mecali olmadığını anlayınca oturmayı sürdürdü.
-Benim
-Sen kimsin?
-Benim işte
Kız kalkıp yanına geldi, iri cüssesi ile başına dikildi.
-Ne arıyorsun burada?
-Senin mi herkes gelir buraya.
Kız umursamaz bir tavırla silkti omuzunu,
-Doğru
Gitmek için onu geçip ilerlerken, durdu, hafifçe dönüp sordu,
-Eve niye gitmiyorsun?
-Evim yok
Biraz daha durdu, bir şey söyleyecekti, vazgeçti, yürüdü gitti
Garip bir kız diye düşündü. Karanlıkta pek seçemedi hatlarını. Az sonra unutacaktı nasılsa. Başkalarından bir farkı vardı yine de, sesinde içtenlik, tavrında doğallık. Daha önce görüp görmediğini düşündü, hayır görmemişti, belki de anımsamıyordu. Her neyse; dedi kendi kendine, ne farkeder ki.
Kıyıya geldiği günlerden birinde çok yalnız hissetmişti kendini. Bu yalnızlığın üstesinden gelmeye çalışırken bir deniz kuşunun denizden fırlamasıyla bir görüntü oluşmuştu kafasında. Kuş insandı, insansa bir kuş. Gözleri maviydi ama bu mavilik iki ufak deliğe doldurulmuş deniz suyuydu. Sırtındaki beyaz pelerin dalgaların heyecanını anımsatıyor, giydiği tulumdan derin maviler sızıyordu. İnsan ona selam verdi, yanına gelip oturdu.
Bir asır önceden tanış çıktılar, dostlukları bir asır sonrada eskidi. Denizi birlikte seyrettiler.
O akşam içindeki dağınıklığın toparlandığını, ateşten yanan alnına serin bir bezin konulduğunu hissetti. kıpırtısız bir yürekle uyudu.
Yine o kuşu görmek istedi, o düşü kurmak. Ama kuramadı, çok kararmıştı her yer. Biraz oturdu, sonra ağır bacaklarını güçlükle dikip yürüdü.
Eski arabaları atıldığı araba mezarlığına geldiğinde ay ışığı oldukça aydınlatıyordu etrafı. Her zaman uyuduğu arabaya yürüdü, durdu. Çok büyük bir yer değildi burası, arabası her zamanki yerinde yoktu. Etrafa bakındı yoktu. Telaşla döndü etrafında bir kaç kez. Elindeki torbayı sürükleye sürükleye koşturdu, çevreyi araştırdı. Hayır bulamadı, isyan içindeydi, yaşama karşı büyük bir kırgınlık vardı içinde. Neden onun arabasını götürmüşlerdi. Yoğun düş kırıklığıyla bunun her zaman yapılan bir şey olduğunu, eski arabaların zaman zaman parçalanıp kullanıldığını unutmuş görünüyordu. Bir yılı aşkındır orda yatıp kalkıyordu. İçini temizlemiş, topladığı güzel şeylerle süslemişti.
Çaresizlikle başka arabaya yöneldi, rastgele birinin içine girdi, arka koltuklara uzandı, hemen kapandı gözleri. Uykuya dalmadan kıyıdaki kız geldi yine aklına ,ondan çevreye koşturan keder atlarını, tükenmişliği, sanki bir daha var olmayacakmış gibi terk edilmiş tüm umutları, dipsiz bir kuyuyu hissetti.
Ertesi gün uyandığında çok acıkmıştı. Torbasından yiyecek bi şeyler buldu, suyu unutmuştu. Hem su almak hem de deniz kıyısında yemek istedi yemeğini. Çıktı arabadan denize giderken su aldı bakkaldan. Hava güneşliydi, Tekrar yorulacağı bir güne başlamadan maviyle buluşmak istedi. Kıyıya yaklaştıkça uzaktan bir kalabalık gördü, şaşırdı. Bu saatte burada bu kadar insan hiç görmedim, ne oldu acaba; diye merak etti.
Ambulansı ve polis arabaların görünce sıra dışı bir şeyler olduğunu anladı. Geri dönmek bu kargaşaya hiç girmemek için karar vermişken ambulans sedyesinin üzerinde siyah saçları yere doğru sarkan iri cüssesi sedyeden taşan o kızı gördü. Dün akşamki kızı.
Yanaştı biraz henüz üstünü örtmemişlerdi, başı yana kaymış gözleri terk ettiği dünyaya bırakılmıştı, masmaviydi, sanki gözlerinden bir deniz kuşu fırlayıp çıkacaktı gökyüzüne. Kendi yalnızlığını, çaresizliğini ilk kez unuttu, kendinden başka biri için ilk kez üzülmeyi öğrendi. Bana evimi sormuştu giderken hiç umudu kalmamışken yaşamaya, beni niye merak etti ki? Beni niye merak etti ki?..
Geri dönerken bir yabancının kaybı gibi değildi hissettiği, yalnızlığını dürten bir sesin kayboluşu idi. Yanakları ıslandı, iki ufak delikte deniz suyu kurumuştu.
ZERRİN TİMUROĞLU
1987 ANKARA
Çok güzel ya. Takipteyiz.
YanıtlaSil