Sessiz, gölgesi serin bir kuleydi. Upuzun, dik gövdesinde öyle monotondu ki sıkıcıydı.Taşların birleşme yerlerinde siyah çizgiler tutuşmuştu el ele.
Geniş ovanın tam ortasında büyülü garipliği ile duruyordu, yüreği var deniliyordu, yürek atışlarını duyan birkaç kişi olmuştu. Çevresi uçsuz bucaksız topraktı, otlar sarmıştı çevresini. Issızlık sonsuz sözcüğü ile beraberdi, ikisi korku yaratıyorlardı. Görünürde girişi yoktu.
Yalnızlık burada yaşanmamışsa anlaşılmış sayılmazdı. Soğuk ürpertilerle taşlardan donuk donuk dökülen ışık, yükseklerde gizlenmiş baş, yeri ve göğü rehin tutuyordu. Yaklaşınca bir eşik beliriyordu düşüncenizde, hemen kıyısında dururken tehlikeli şeyler olacağından emin oluyordunuz. Zaman sınırlılığı ile kayboluyordu; ölümsüzlük, durmaksızın yaşamak isteği varsa yüreğinizde çılgın bir sevinç kaplıyordu içinizi. Ardından ölüm bütün yokluğu ile tütünce burnunuzda, bu kulenin ölümün evi, yuvası olacağı düşüncesi kanıtlanıyordu.
Eşikten adımınızı atmadığınız sürece emniyetteydiniz. Ama ille de yanıta varmak istiyorsanız bir ilişkiyi, etkileşimi beklemek zorundaydınız. Bunun içinde orda kalmak gerekliydi. Ateşe yarım milim, çağlayanın hemen dibinde olmaktı buda. Çünkü çoktan beri kule soluğunu kalın duvarlarının ardında yavaşlatmış, pusu kuruyordu.
Dönmeye başladım, durmak elimde değildi, tempom gitgide artıyordu. O taş yığınının birdenbire kocaman bir mıknatısa dönüştüğünü görmek, iki büklüm biteviye aynı yerlerden, topraktan, çimlerden geçmek, varlığından harap olduklarını hissetmek, tanımlayamadığım bu olguyla şaşkınlığın doruklarındaydım.
Kule sinsi, kurnaz, düşman bir çift göz kesilmişti. Çok korkuyordum. Nesneler hızın içinde seçilmez olmuşlardı. Mantığımda bir vantilatör çalışıyordu ve kalan azıcık cesaretimi silip süpürmüştü.
Taşların yumuşayan, köpükleşen yerlerinden gömüldüğümü hissettim. Son ışıkların silinişinde yaşamın bir dönüm noktasına vardığını, bir şeylerin geri dönmemecesine yittiğini anladım.
Gök karnına dayanan, sivri ucuyla tehditkar kuleden kurtulup yardim edemedi, toprak boşverdi, kimse bir şey yapmadı. Ardından yağmur yağmur yağdığını sanıyorum, ortalığı yıkadı. Soğuk, ıslak, karanlık bir yerde kaldım. Saklanmak istesem bile imkan yoktu tümüyle açıktaydım.
Düşüncelerinde sıçramalar olmayan biri, sakin, sıradan bütün bunların nedenini, orda ne aradığımı anlayamazdı. Tutsaklığın içinde ben anlatamadığım nedenlerimle kalakalmıştım. Çok sessiz kalan, suçsuz gibi görünen kuleye fırsatı veren ben miydim, yoksa engel olamayacağım, kader de denilen şey miydi bu.
Kalay parlaklığından birkaç çizgi, kurşun renginde ufak bulutlar, ince korkak, kırmızı lekeler taşıyordu ufuk, şaşkınlığı lekelemişti. Her nesnenin merak ettiği şey için kule mutlu gülümsüyordu.
Akşam sargı bezleri getirmişti, onları kulenin dibine yerleştirdi. Kimse almadı tabi, kim bilir görmemişlerdi belkide. Duydukları hıçkırık sesi fazla kalmadı, iz bırakmadı, duyduklarını sandılar. Bir çakal dediler, uyumsuz ürpertiler sarmıştı bedenlerini.
Sessizlik bu sesle siyah kadife üzerine inci kolye takmıştı. Vicdanları rahatsızdı. Günler geçti, unutmak istiyorlardı ama gözlerinin önünde olayın tüm delilleri durmaktayken olanaksızdı bu. Yüzlerinde bir kaygı vazgeçilmez kalmıştı. Dalgın, durgun bekliyorlardı.
Kule onları varlığını yadsır gibi kendi halindeydi, şarkı söylüyordu. Sözler ezgiye aykırıydı, sözcükler hüzünlüydü, neşeli ezginin ardından sürükleniyor, zincire vurulan kölelerin çıplak ayaklarının uçsuz bucaksız bozkırda çıkardığı şekilsiz sesler gibi umutsuzca, utançla ilerliyorlardı.
Akşam yaklaştığında bir kuş havalandı, kuleye uçtu. Bütün gözler üzerindeydi, kule şarkısını kesmeden gözlerini aşağı çevirip şöyle bir süzdü onu, sonra gülümsedi, tekrar uzaklara dalıp mırıldanmayı sürdürdü. Dönmeye, dönmeye başlayınca kuş, çırpınmaya başlayınca hepsinin gözleri fal taşı gibi açıldı. Taşların solgun, silik yumuşaklığında kaybolan kuşla birlikte varlığını kabullenmek zorunda kaldıkları korkunç olguyu, ondan kaçamayacakları bir uzaklıkta hissettiler, asla kaçamayacakları bir şeydi bu.
Kalay parlaklığından bir kaç çizgi, kurşun renginden ufak bulutlar, azıcık kırmızı lekeler taşıyan ufuk hayret içindeydi.
Düşlerin en korkuncu, öykülerin en ilginci, ürpertiler, titreyişler, yaşayabileceğimiz tüm çekingenliklerimiz kuleyle yan yana dururken önemsizleşiyordu. Bu taş beden korkunun her türünü barındırıyordu. Gözleri açlıkla büyüyor ve canlıların zayıf noktalarında sevince boğuluyordu.
Günler geçti, bir gece ay yoktu, yıldızlar tek tük parlıyordu, esinti çok hafifti. Kıyıda köşede uyukluyorlardı, önsezileri uykunun derinliğine karşı çıkıyordu, nedenini kestiremiyorlardı. Ormanın ortasında bir çiftlikte gece yarısı duyulan acayip hırıltılarla hissedilen duyguları paylaşıyorlardı.
Karanlıkta birbirlerini görmüyorlardı ama birbirlerini hissetmeleri korkularını biraz söndürüyordu.Kule aydınlık bir dehşet içindeydi.Gizlenecek nesi varsa şu an açıktaydı sanki. Esrarını kaybetmek üzeriydi sanki.
Bir an sonra otlar salındı, toprak dalgalandı, doğa hareketlendi. Taşların yamaları koyu renklerinden kurtuluyordu, kavgalı homurtuluydular. Ufak taşları kocamanları izledi, büyük bir delik açıldı gövdede . Her nesne bu açıklığın merakına takılı kaldı.Kız çıktı ortaya. Siyahtı, beyazdı alacalı olmuştu teni. Kumral saçları dağınıktı, çektiklerini açığa vuran, gizlenilmeye çalışılan delillerden ipucu veren belki elleri ile yolduğu, bir atın terkisinde, yerde sürüklenirken olmuştu belki.
Bir süre kuleye yakın kaldı, elinde taşıdığı tüylü yumak herneyse önemsiyordu. Az sonra bıraktı elinden, tok, cansız bir sesle kavradı onu toprak. Ölümdü, ne kadar küçüktü ama ne büyük umutları silmişti, silecekti.
Kız ilerledi, diz çöküp ellerini kucağına kavuşturdu. Yüzü tozu dumana katılmış dünyasının şaşkın izlerini çizmişti. Uzun saçlarını arkaya sarkıttı, sitemle göğe baktı. Çok ağlamış olmalıydı, kederin doruğunda kalmıştı besbelli. Çok duygusu kaybedilmişti sanki. Toprak ve her şey bekliyordu. Sorumluluklarının onu önceden uyarmaktan öteye bir şey olmadığından emindiler.
Çok uzun zamandır kuleyle birlikte yaşıyorlardı, belki de kız gelmese aralarında hiç uyumsuzluk olmayacaktı, kaybolanlar olacak, haykırışlar duyulacak, gözyaşları akacak ama onlar hep aynı şekilde sessiz kalacaklardı. Kule bir anda yüreklerinde belirgin, kaçamayacakları tasa olmuştu.
Kız çöktüğü yerden kalktı, hepsini şaşkın bakışları eşliğinde tekrar kuleye yürümeye başladı. Bakışları ifadesiz, düşüncelerinden kan sızıyor, kedersiz yaşamayı unutmuş belli, gülmeyi unutmuş, sevgiyi, belki merak etmeyi unutmuş. Kule kendi çarkından geçirmiş onu kendine benzetmiş.
Bir şiir silinmişti, mısralar belki bir gün bir başka insanın dilinde ,güçlü insanların sözlerinde duyulacaktı bir kez daha kim bilir. Ölümden çok korkup yaşamanın hakkını veremeyenler, kulenin insanları içimizdeler. Çoğalmasınlar istiyorum çoğalmasınlar. Şiirlerimize, kuşlarımıza, sevgimize dokunmasınlar istiyorum.
ZERRİN TİMUROĞLU
ANKARA 1985
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder