17 Mart 2022 Perşembe

Bitecek Fakat...

    -Senin canın bir şeye mi sıkıldı. Bu öyle bir cümledir ki samimiyeti, bir eriğin kabuğu gibi bütünleşmiştir meyvesiyle. Yalan olma ihtimali yoktur. Bu soruyu soranın, öylesine sorma, bu soruyu savurganlığı ile harcama gücü yoktur.

    -Neden o kadar abarttın ki, bence sıradan bir soru, yani herkes birbirine öylesine sorabilir. Örneğin bir patron çalışanına, bir müşteri manava, bir öğretmen öğrencisine, çok da ilgili olmadan sorabilir, neye canın sıkılıyor diyebilir.


    -Evet, ama bazı soruların etrafında Satürn’ün etrafındaki gibi sevgi halkaları vardır, gözle görünmezler. Oysa gözlerden yüreğe giden gizli yolları vardır.


        Dünyanın güneşten uzaklaşan yarısında, küçük bir bahçenin içinde, tek katlı bir evin çiçeklerle dolu balkonunda oturmuş, denize gömülmek üzere olan turuncu ışık topunu seyrediyorlardı. İki genç kadın, iki arkadaş. Biri öğretmen, diğeri bankada çalışıyor.


        Küçük bir balkondu, mavi badanalı evin ön kısmındaydı. Ev kirasını, faturaları, mutfak masrafını paylaşıyorlar, birbirlerine destek oluyorlardı. İkisi de bu güzel, küçük sahil kasabasına kendi istekleri dışında atanmışlardı. Bir yılı aşkın zamanda birbirlerini tanımaya çalışıyorlar ve gün geçtikçe arkadaşlıklarının gerekçeleri, sağlam fikirlerle destekleniyordu.


        Öğretmen olan kısa boylu, yeşil gözlü, kumral, zayıf bir genç kadındı. Düz, kısa saçlarını kulaklarının arkasına hapsediyordu genelinde. Bankada çalışan çok zayıftı, uzun boylu, esmerdi. İlk olarak bu kasabaya atandıklarında kaldıkları pansiyonda tanışmışlar ve iki hafta içinde de birlikte bir ev tutmaya karar vermişlerdi. İkisi de kitap okumayı, sessizliği, klasik müziği seviyordu. Memnunlardı hallerinden şimdilik, birbirlerini buldukları için şanslı sayıyorlardı kendilerini. Öğretmen olan 27, bankacı 33 yaşındaydı.


        Evli ya da nişanlı değillerdi ama bankacının bir arkadaşı vardı ve evlilik yolunda ilerliyordu ilişkileri.


        Bankacı,


    -Biliyor musun senin bu ayrıntılara takılmaların beni sarsıyor, evlilik konusunda karar  vermemi güçleştiriyor. Şimdi ben sabaha kadar Barış’ın bana neden hiç ‘canın bir şeye mi sıkıldı’ sorusunu sormadığını düşüneceğim.


        Öğretmen hayretle döndü arkadaşına, yeşil gözlerini kocaman açarak,


    -Hiç mi sormadı şimdiye kadar, gerçekten mi.


        Bankacı, yaslandığı sedir yastıklarından kurtulup doğruldu, gözlerinde birden beliren sahici bir telaş fark edilebilirdi,


    -Hiç, dedi, sormadı.


        Öğretmen, arkadaşının haline üzüldü,


    -Ne güzel işte, dedi. Demek ki senin ciddi olarak hiç canın sıkılmamış.


        Oysa ki bu bir yalandı, bir sene boyunca bir bankada çalışan, ailesinden uzakta, bilmediği bir kasabada yaşamak zorunda olan genç bir kadının, bu süre içinde canının hiç sıkılmamış olması mümkün değildi.


    -Öyle mi diyorsun, dedi bankacı. , hevesle baktı arkadaşına, sanki rahatlamıştı.

    

        Yalanlar, elimizde, renk, renk  boyalarımız, paletimiz, fırçalarımız. Bile, bile kapatıyoruz tablodaki kusurları. Hem biz boyarız, biz kapatırız, hem biz inanırız yok olduklarına.


        Öğretmen, ayağa kalktı,


    -Uykum geldi benim, hadi iyi geceler.


    -Daha çok erken değil mi.


    -Biraz kitap okurum yatakta, biraz internette gezinirim, haberlere filan bakarım, yoruldum bugün.


    -Tamamdır, iyi geceler o zaman.


        Bankacı yalnız kaldığı balkonda, sedire daha bir yayılarak, bütün gökyüzünü nakış gibi işlemiş yıldızları seyretmeye, her kayan yıldızla bir dilek tutmaya başladı. Farkındaydı, arkadaşının onu üzmemek için sözlerini değiştirdiğinin. Hafif serin bir rüzgar, çevrenin bütün çiçeklerinin kokularını getiriyordu burnuna.


        Aslında arkadaşının, kadın, erkek üzerine çoğu düşüncesi doğruydu. Ama kelimeler ağzından dökülürken sanki yıllardır, demir kapılarla kapalı zindanlardan kaçıyor gibi yorgundular, böyle hissettiriyorlardı sese dönüştüğünde. Hiç sormamıştı niye böyle diye, çünkü belli bir tek olay kapatamazdı kapılarını bir yüreğin sevgiye, bir ömür süren haksızlıklar belki.


        Onun da uykusu gelmişti, balkonda uyumak istiyordu, bu güzel çiçek kokularıyla, üstüne yağan yıldızlarla birlikte ama korkuyordu. Kalktı eve girdi, kapıyı kilitledi, arkadaşının odasının kapısının altından ışık süzülüyordu.


  ________________



    -Günaydın, dersin erkendi bugün, değil mi.


     -Evet arkadaşım, ilk iki dersim dolu.


    -Beraber çıkalım o zaman, dedi bankacı. Öğlen yemek için buluşalım her zaman gittiğimiz lokantada olur mu.


    -Olur tabi, deniz kıyısında olan değil mi.

    -Evet, evet.


          Böylece kapıyı kapatıp, birlikte çıktılar, ama çıkar çıkmaz ayrıldılar, okul ve banka ters yönlerdeydi. Güzel bir sabahtı, hatırlamak istediklerimizle gelen, unutmak istediklerimizden temizlenen, ferah bir gün. İlkbaharın sonları, zakkumların kokusu, hanım ellerinin kokusu, denizin çok uzaklardan getirdikleri, hepsi hafifletiyordu yüreğinizi. Sanki ilk kez dışarıya çıkıyormuş gibi, sanki daha önce yaşamak bu kadar güzel değilmiş gibi. Cevapsız hiç sorunuz kalmamış, unutmak istedikleriniz unutulmuş, iz bırakanların izlerinin üzeri örtülmüş gibi.


        Bankacı olanın arabası vardı, o yüzden çok çabuk uzaklaşmıştı. Öğretmenin de okulu yakın sayılırdı eve. Çocukların seslerini duyuyordu uzaktan, yaklaşmıştı. Okula girerken bir öğretmen arkadaşı ile karşılaştı, selamlaştılar, biriyle konuşuyordu, belki bir veliydi ya da tanıdığı. Arkadaşına yaklaştı, özür dileyerek misafirinden, bir toplantıyı haber verdi. O anda konuştuğu kişinin kendisine dikkatle baktığını fark etmedi.


        Öğlen, arkadaşı ile buluştular yemekte, yorulmuşlardı ve daha günün yarısı henüz bitmişti. Yemeklerini söylediler ve denizin hemen önünde, dalgaların sesini dinleyerek, bir süre konuşmadan oturdular. Bu mavi sular, dalgaların sesi nasıl bir mucize yaratıyordu, nasıl dalgalar her kıyıya vuruşlarında, elinizdeki bütün dertleri alıp bir anda uzaklarda kaybediyorlardı, nasıl hafifletiyorlardı sırtınızdaki yükü.


        Bankacı, tabağındaki köfte, patatesten başını kaldırdı, ayranına uzanırken,


    -Arkadaşım, ne zamandır soracağım sana, bir türlü soramadım.


        Öğretmen vejeteryandı, kuru fasulye, pilav yiyordu. Arkadaşına baktı,


    -Neyi soramadın,


    -Senin bu acımasız tavrın nedir sevgiye, ilgiye.


    -Benim mi acımasız mı, nerden çıktı bu.


    -Nerden çıkmadı, yüreğin Pamukkale’nin taşları gibi, bembeyaz ancak sert. Hissediyorsun ama yaşamıyorsun, görüyorsun ama inanmıyorsun, niye.


        Öğretmen bir şey söylemeden, yemeyi bıraktı uzun, uzun denize baktı,


    -Hayaller, dedi.


    -Hayaller mi, neden.


    -Her güvendiğimde kalbim kırıldı. Kendimi kandırdım zaman kazanmak için, cam kırıklarını toplamak için, ellerimdeki kanı görmezden geldim, gözüme dolan yaşları yıkadım, suya karıştırdım. Ama beynim kanmadı bu oyunlara, kime güvendiysem kocaman bir hayal kırıklığı oldu.


        Sustular, güzel bir esinti vardı, lokantada Chopin çalıyordu. Öğretmen,


    -Biliyor musun ben o kadar farkında olmam çevremde aşk ile ilgili olan bitenin, dikkatim kafamın içindekilerdedir çoğunlukla ama dışarıdan bambaşka anlaşılır bu. Saçmalıklar başlayınca davranışlardan anlarım, görürüm olayı o zaman da geç kalmış olurum, bir sürü hiç bana ait olmayan şeyler.


    -Evet, öyle bir dalgın halin var gerçekten, belki de merak edilen de budur.

  

    -İnsanların çoğu o kadar boş,  o kadar sığ ki gerçekten dayanılmazlar.


    -Güzel değilim, dikkat çekecek hiçbir hareketim yok, anlamıyorum


    -Evet ama farklısın,


    -Nasıl


    -Bilmiyorum arkadaşım, ben sana benzeyen kimse tanımadım, fikirlerin, gizli gücün, inadın, kararlılığın, kendine has görüşlerin, zevklerin, bir sürü şey.


        Öğretmen yemeğini bitirmişti, bankacı da bitirmek üzereydi, kahvelerini istediler.


    -İnan bana farklı olmanın bedeli ağırdır, alay edilen, yalnız bırakılan, iftiraya uğrayan biri olmaktır cezası. İnsanlar da bütün canlılar gibi benzerlerinin.arasında rahat ederler. Bu yüzden cehalet hep zafer kazanır.


    -Doğru dedi bankacı. Ben de senin yanındayken hep elimde gergin bir ip var gibi, ha koptu ha kopacak gibi hissediyorum.


    -Düşün işte, benim aşkla, filan ne işim olacak, arkadaşlarıma bile güven veremiyorken.


        Vedalaşıp, ayrıldılar. Öğretmen okula dönerken, lokantadan az ötede yanından bir araba geçti. Döndü, şoförün arkasında, sağda oturan adamla göz göze geldi. Bu, kendine dikkatle bakan gözleri bugün ikinci görüşü idi, ilgili, meraklı ve sanki beğenen.


        Rüzgar akar gider, 

              aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgarla,


        Biliyorum henüz bitmedi

                             sefaletin ziyafeti…..

        Bitecek fakat.



  ZERRİN TİMUROĞLU

  2022


    


    


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...