18 Temmuz 2022 Pazartesi

Mendil

        Denizin belirli bölgelerine süzülmüş, sinsi lacivertler görüyorum. Üç, beş balıkçı oltaları ellerinde, misinaları sallandırmışlar denize. Misinalar beyaz köpüklerin heyecanında hızlı, hızlı soluk alıp veriyor.

        Balık yok henüz herhalde. Hiç balık yakalamadım, hiç yakalamaya çalışmadım. Bunun heyecanını, bu duygunun gerekçesini bilmiyorum. Çok istiyorum. Sabırla beklemenin ödülü küçücük bir balık da olsa, yüzlerde hep bir memnuniyet var, niye. Emeğinizin bir karşılığının olması, ne olursa olsun güzel, ondan mı.


        Yoksa kıt kanaat geçinmeye alışmış insanların boşvermişliği mi bu. Ya da her seferinde, nasıl olsa daha büyüğünü yakalarım beklentisi, bu umudun canlı tutulması mı.


        Konser salonu hıncahınç doluydu. Arkadaşı ile her Cumartesi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerini kaçırmamaya çalışırlardı. Ablası ve diğer arkadaşları, onları saat on birdeki konserlere uğurlarken dalga geçerlerdi, iyi uykular, sabırlar diliyoruz diye.


        Onlar hiç sevmezlerdi, bir kez bile ikna olmamışlardı gelmeye. Ama  o gün arkadaşının da son dakikada bir işi çıkmıştı, gelememişti. Tek başınaydı. Gürer Aykal yönetiyordu orkestrayı. İlk bölümde Beethoven’in Viyola Konçertosu vardı, çok sevdiği bir eserdi.


        Sağ yanındaki koltuk, arkadaşı gelmediği için boştu en başta, ama son anda gelip, bilet bulamayıp, salona girip şansını deneyenler her zaman olurdu. Konserin başlamasına bir, iki dakika kala boş koltuklara otururlardı. Arkadaşının koltuğu da doldu konser başlamadan önce.


        Tabi ki yine dertli günlerinden biriydi ama notaları duymaya başladığı anda sakinleşti içindeki nehrin azgın suları.Yemyeşil çayırlarda, bir atın üzerinde, sonsuzluğa koştururken buldu kendini. Bomboştu dünya sanki, gökyüzünde onu takip eden bir kartal vardı.İlerde tarlalarda büyümüş başakların yeşil denizinde dalgalar çağırıyordu onu. Hava bir kapanıyor, bir açılıyordu. Yağmur bulutları emanetlerini bırakıyordu üzerlerine arada.


        Gözlerinden yaşlar akıyordu, çıt çıkmayan salonda sanki damlalar kıyamet koparıyorlardı yanağından aşağıya düşerken, kızıyordu notalar.


        Öylesine dalmıştı ki, öylesine terk etmişti ki bulunduğu yeri, gözünün önüne uzanan eli fark ettiğinde ürktü bir an. Arkadaşının  yerine oturmuş olan kişi bir kağıt mendil uzatıyordu ona. Çevirdi başını, şaşırmıştı. Kırk, kırkbeş yaşlarında, esmer, bıyıklı, kocaman mavi gözleriyle, gözlüklerinin arkasından, anlayışla bakıyordu.


        Aldı mendili, başını öne eğip, fısıltıyla teşekkür etti. Mavi gözlerden akan sıcaklığı topladı yüreğine, iyi geldi.


        Lavabodan masaya dönerken, sert adamın, o daha gelmeden, yazdığı defterini okuduğunu gördü. Masaya otururken,


    - Bence izin istemeliydin dedi,


        Sert adam, 

 

    - Hayır, dedi, birbirimize ait her şey birbirimize aittir, bunun için özür dilemeyeceğim. Yazdığın her şey sensin ve  sen de benim için önemlisin. Seni daha iyi nasıl tanıyabilirim.


        Bu derin bir konuydu ve şu anda hiç konuşmak istemiyordu öğretmen. Bugün, doktor kadını, ondan nasıl kurtulabileceklerini, sert adamın gerçekten doktorla ilişkisini bitirmek isteyip, istemeyeceğini konuşmak istiyordu. Nasıl evlenmişlerdi ve yıllar önce ayrılmalarına rağmen nasıl hala görüşebiliyorlardı, çocukları da yoktu.


    - Keşke sen de yazı yazsaydın dedi, öğretmen. Ben de arada onları okurdum, belki daha iyi anlardım olup biteni.


    - Olur, dedi sert adam, iyi fikir, senin kadar güzel yazabilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim bunu , söz. Ne yemek istersin,


        Yemeklerini söylediler. Çok kalabalık değildi lokanta, hafif bir müzik çalıyordu, insanlar usul, usul konuşuyorlardı. Bir süre sustular, 


    - Daha sonra gördün mü o mavi gözlü adamı, diye sordu sert adam.


        Öğretmen yazdıklarını unutmuştu bir an, şaşkınlıkla baktı ona,


    - Hangi mavi gözlü adamı,


    - Sana mendil uzatmış ya,


    - Bunu gerçekten soruyor musun, inanamadan bakıyordu sert adama,


    - Her zaman rastlanılan bir hareket değil, öyle değil mi,


    - Seneler önce dedi öğretmen, bu mu konumuz. Lütfen sen anlatır mısın, neden doktorla ilgilenmeye mecbursun hala, aile filan deme ama. Hiç mi akrabası filan yok.


    - Anlatacağım , önce yemeklerimizi yiyelim, soğutmayalım, dedi sert adam. Ayrıca sen benim sorumu cevaplamadın.


        Yemeklerini yerken, birbirlerinin yanında olmaktan derin bir huzur ve mutluluk duydukları kesindi. Sanki aralarında köprüler inşa edilmişti, konuşmadan anlaşmak için köprüde habire telaşla geçip duruyorlardı duygular, artık söze gerek yoktu her zaman.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...