7 Kasım 2022 Pazartesi

Duy ve Dur

        Uçağa bindiklerinde üçlü koltuklara yerleştiler, kendisi pencere kenarında oturmayı rica etmişti. Belki öğrencisi isterdi bunu ama neyseki o hiç önemsemedi. Matematik yarışması Roma’daydı, daha önce gitmediği bir yer olduğu için memnun olmuştu ayrıca görmeyi çok istediği bir şehirdi.

        Bulut beyle yan yana oturmuş oldular. O kadar özenli, saygılı bir insandı ki yüreğindeki bütün kaygıları uçup gittiler, yerlerine güven, huzur, ve belki biraz da neşe bıraktılar.

        

        Uçak havalanıp, kemerlerini açtıklarında henüz yeryüzünde evler, dağlar, yeşil tarlalar, bembeyaz bulut yumağına gömülmeden, aşağıları seyretti. Seviyordu uçmayı,dünyaya tepeden bakmayı. Sanki yaşadığı veya yaşayacağı bütün dertleri küçücük kağıtlara parçalıyor, atıyordu yüksekten, onlarla bir daha karşılaşmayacakmış gibi, bu gerçekten mümkünmüş gibi rahatlıyordu.


        Gün güneşliydi, güneş, kendi içinde öfkesini asla dindiremeyen, durmadan patlayan, etrafında, onun varlığına muhtaç bir sürü gezegenle, sonsuz boşlukta ne aradığını bilmeyen, güneş. Öğrencisi bir test kitabı çıkarmış, soru çözmeye başlamıştı, tabi zor bir yarışmaydı. Matematik öğretmeni diğer iki yarışmacı öğrenci ile hemen arkalarında oturuyorlardı.


        Bayan matematik öğretmeni çok başarılıydı. Bir çok özel okuldan teklif alıyordu her yıl ama o ısrarla bu okulda kalmayı tercih ediyordu, idealist bir kişilikti.


    - Hocam her şey yolunda mı, umarım uçmaktan korkmuyorsunuzdur, dedi Bulut bey.


    - Hayır, asla çok severim aksine, Roma’yı görmeyi de çok istiyordum zaten, teşekkür ederim.


    - Biz teşekkür ederiz, yeğenim siz olunca çok daha kendine güvenli ve rahat oluyor,  


        Gülümsedi, bir insana mavi göz ancak bu kadar yakışabilir diye düşündü, bir insan ancak gözlerinde bu kadar dostluk, bu kadar güven taşıyabilir, bir insan, size bakarken ancak bu kadar korkma hiçbir şeyden diye bağırabilir.


        Erken kalkmıştı, pencereden bembeyaz bulutlara bakarken gözleri kapandı. Evin salonunda bir sürü misafir vardı, babasının yazar çevresinden ve babasından daha ünlü şairler, romancılar. Gerçekten çok önemli misafirlerdi, aralarında çok ünlü bir gazeteci de vardı. Annesi en güzel yemeklerini yapmıştı, ilkokul mezunu olduğu halde en karmaşık konuşmaları bile dikkatle dinler, bu tür toplantıları çok severdi.


        Ablası ve kendisi odalarındaydılar. Ders çalışmaları gerekiyordu. İkisinin de vizeleri vardı ertesi gün. Ama konuşmalar öyle yüksek perdeden yapılıyordu ki okuduklarını anlamakta zorluk çekiyorlardı. Bütün gün annelerine mutfakta yardım etmişlerdi ve misafirler gittiklerinde de bütün bulaşıklar onları bekliyor olacaktı.


        Arada babasının sesini duyuyordu, eğitimden, çocuk yetiştirmekten söz ediyordu. Muhtemelen bir roman kahramanından bahsediliyordu. Çocuklara gösterilmesi gerekli hoşgörüden, onların dertlerini dinlemekten, sakin davranmak gerektiğinden bahsediyordu babası.


        Ablası ile göz göze geldiler bir an, bir gece önce abisi ki üniversitede okuyordu, eve geç geldi diye babası yeri yerinden oynatmıştı, saatlerce bağırmış, kötü sözler söylemişti abisine. Ablası acı acı gülümsedi, notlarını okumaya çalıştılar yeniden.


        Avunmak acınası bir şeydir. Olması gerekenin yerine başka bir şey koymaktır. Hayata yenildiğini kabul etmek aslında hiç kolay değil, bunu en çok sevdiğinizi koruyamadığınızda anlamış oluyorsunuz. Hep bir şeyler kötü gitse de düzeleceğine dair içimde bir derin his olmuştur. Ama artık yok, belki de çağa yenilmeyen bir sevgiyi hiç yaşamadığımdandır.


        Bu görkemli misafir ağırlamalar, dışarıdan bakıldığında, güzel bir ailenin tatlı konukseverliği gibi görünüyordu, oysa ki gerçek parçalanan bir ailenin kırılmış bütün tabaklarının üstüne, geçici olarak örtülmüş bir örtüden öteye bir anlamı yoktu.


***


    - Hocam çay alır mıydınız,


        Gözlerini açtığında mavi gözler bakıyordu ona, arada hosteslerin ikramlıkları gezdirdikleri araba duruyordu. Hemen doğruldu, uzatılan sandviçi aldı, 


    - Çay iyi olur, lütfen dedi.


    - Bir saat var inmemize, dinlenmenize sevindim dedi, Bulut bey.


    - Sağ olun,iyi oldu gerçekten. Hemen otele geçeceğiz değil mi,


    - Evet, yerler ayırtıldı. Çocuklar dinlendikten sonra öğretmenleri ile çalışmaya başlayacaklar yine, akşam yemeğinden sonra herkes serbest yarına kadar.


        Sıcak çay ve sandviç çok iyi gelmişti. İtalya, gladyatörlerin yaşam çığlıklarının havada gizlendiği şehir. Aklına Nazım Hikmet’in Taranta-Babu’ya mektuplar şiiri geldi. Şöyle yazıyordu büyük şair;


İtalyan kuvvetleri Habeşistan’da harekete geçmek için yağmur mevsiminin bitmesi ve baharın gelmesi bekleniyor,


 Ne tuhaf şey Taranta-Babu;


     bizi kendi topraklarımızda öldürmek için


          kendi topraklarımızın

               

                    baharını bekliyorlar.


    - Taranta-Babu nasıl da can evinden vuruyor  insanı değil mi hocam,


        Büyük bir şaşkınlıkla döndü Bulut beye,


    - Nasıl dedi,


        Mavi gözleriyle sıcacık bakarken,


    - Yoksa siz de aynı şeyi mi düşünüyordunuz dedi.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...