- Aklıma Monte Kristo Kontu gelir bazen. Ne zamanlar dersen, yaşam sabrımın dibi gördüğü anlar derim. Okyanusun en karanlık, en oksijensiz çukuruna dalmışım gibi hissettiğim zamanlar.
- Peki faydası olur mu, yani o ada hapishanesinde tek başına, çaresiz, işkence altında geçen seneler seni sığ sulara çıkarır mı.
Elif, yakışıklı oyuncu ile yemekte buluşmuştu. Bir börekçiyi tercih etmişlerdi. Peynirli börekleri sıcacık gelmişti. Yanında karanfilli çayları da hazırdı. Hem yiyorlar hem sohbet ediyorlardı.
Dışarıda ılık bir rüzgar vardı, hava tatlıydı, ne üşütüyordu, ne bunaltıyordu. Oturdukları masanın önünde yükselen yarım camın üstünden gelen deniz kokusu, caddenin arabalarla süslenen ışıltısı güzeldi.
Elif onun gözlerine baktı. Merak ettiği için mi soruyordu acaba, belki de sıra savmak için konuşuyordu. Bilmiyordu tabi, tanımıyordu ki.
- İlginç, dedi, ben şöyle bir soru beklerdim: Nerden geldi bu aklınıza.
Oyuncu çayından bir yudum içti, çatalıyla bir parça böreği aldı, ağzına atmadan,
- Hiç aklıma gelmedi bu soru dedi.
- Sığ sulara öyle hemen kolay ulaşılmaz, ama bir ip merdiven düşer önüme sanki. Yıllarca bir hücrede, büyük bir haksızlığa uğramış olduğunu bilerek yaşamak ve yan hücrede hayata tutunan bir başka mahkum sayesinde yeniden umut etmek ve kurtulmak. Bu kısım beni her defasında bir yunusun yüzgecine tutturup, ışığa götürür. İnanılmaz bulsam da içim ferahlar.Her zorluğa direnen, savaşan insanlara hayranım.
Oturdukları börekçide, hafif hafif Chopin çalıyordu. Elif sanki yeni farketmişti bunu, gülümsedi kendi kendine. Oyuncu fark etti, sordu,
- Yoksa başka bir masal mı geldi aklına, mutlu gülümsedin.
-Yok, müzik, çok severim ama börekçide Chopin biraz garip sanki, tekrar gülümsedi.
Oyuncu da gülümsedi ve ekledi,
- Ben sen diyorum, sen de sen dersen sevinirim, sohbet ediyoruz, toplantı yapmıyoruz ki.
Elif,
- Tamam dedi ve fincanına uzattı elini.
Böreklerini bitirip, ikinci çaylarını istediler. Sakin bir buluşma diye düşünüyordu Elif, şaşırtıcı derecede kendi halinde ve tanıdık. Bugüne kadar bir yabancının yanında bu kadar sakin, iyi hissetmemişti kendini hiç. Çok konuşkan biri değildi. Çok kültürlü olduğu muhakkaktı yoksa bu kadar iyi bir oyuncu olamazdı. Ama bildiklerini karşındaki insanı etkilemek adına kullanmıyordu.
İki kişilik suskunluklar ya telaş yaratır insanlarda, ya vurdumduymazlık.İki durumda yoksa iki kişilik suskunluklar aslında en iyi sohbetlerdir. Sessiz, hırssız, yalansız, öfkesiz birbirini anlamak.
Oyuncu,sessizliği bozdu,
- Nerede çalışıyorsun.
Elif,
- Bir iş yerinde,
- Nasıl bir işyeri,
- Yorucu ama sıkıcı olmayan, dedi Elif. Bundan söz etmek istemiyorum şimdi, olur mu.
- Olur dedi, oyuncu, olur. Ne dersin biraz sahilde yürüyelim mi.
- Biraz, çünkü saat geç oldu, yarın erken kalkacağım, hadi.
Kalktılar, biraz yürüyüp dalgaların hafif, hafif kayalara vurduğu, şehrin ışıklarına rağmen parıltılarını görebildikleri yıldızlarla dolu gökyüzünün gizeminde yürümeye başladılar.
- Monte Kristo Kontu aslında tam bir yenilginin, umutsuzluğun romanıdır benim düşünceme göre dedi oyuncu.
Elif durdu, ona döndü,
- Neden,
Oyuncu yürümeye devam etti, pardesüsünün etekleri, dalgalarla o kadar uyumlu hareket ediyordu ki, Elif bir an onun denizin içinde olduğunu sandı.
- Çünkü, kaybettiğimiz hiçbir şeyi geri kazanamayız. Kontun ne sevdiği kadın artık ona aitti, ne oğlunun büyümesine tanık olmuştu. Hain arkadaşının zaferini engelleyememişti.
Elif bir şey söylemedi, çok haklıydı, kendisi de her zaman böyle düşünürdü. Dünyada hiçbir güç kaybedileni yerine koyamaz, koyamamıştır. Çünkü her şey sürekli değişir, duygular, bakış açıları, istekler, tarifler.
- Benim gibi düşündüğünden emindim dedi, oyuncu, durmuş Elif’e bakıyordu. Dönelim mi.
Yürüdükleri kısa mesafeyi sessizce döndüler. Karamsarlık çökmüştü yine Elif’in yüreğine, belki biraz kızmıştı.
- Kızma dedi, oyuncu, kızma, masallarla yaşamın yaralarını iyileştiremezsin.
Elif, caddeden bir taksi durdurmaya çalışırken, döndü oyuncuya,
- Zaten benim derdim iyi olmak değil, dayanmak, dedi, ve taksiye bindi.
Hemen aklına Heide geldi, cankurtaranı, küçük bir çocuk ve çok güçlü, ona da bir kulp bul da görelim, dedi içinden.Taksi eve vardığında, inerken oyuncunun telefon etmediğini, son bir söz söylemediğini fark etti.
Eve girip, duşunu alıp, yatağa girerken, güzel bir akşam geçirdiğini biliyordu. Masallarının ördüğü duvarlar biraz darbe almıştı gerçi. Ama Kont romanın sonunda hem sevdiği kadına hem oğluna kavuşmuştu işte, bunu ne değiştirebilirdi ki.
Yorgun başını yastığına gömerken, kitapların, insanların en şahane icadı olduğuna emindi, kimse yazılanları değiştiremezdi, kimse istediğimiz hayali kurmamıza engel olamazdı.
Evi denize uzaktı ama uykuya dalmadan önce dalgaların sesini duyduğuna kesinlikle emindi ve rüzgarın ve hala yerinde olup olmadığını bilmediğimiz yıldızların gürültülerinin.
Zerrin Timuroğlu
İstanbul 2025 Mart 16
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder