Ağaçlar o kadar yüksek ve öyle yeşildi ki masmavi gökyüzüne bir merhaba demek için epeyce yürümeleri, açıklık bir alan bulmaları gerekti. Ormanın ortasında, sanki insanlar gelirse, çadırlarını rahat kursunlar, kamp ateşlerini rahat yakabilsinler diye açılmıştı bu alan. Elli metre ileriden bir derenin şırıl, şırıl akışı duyuluyordu.
Daha önceki kampçıların yaptıkları taşlarla çevrili yerde ateş yaktılar, çadırlarını kurdular, iki çadır da rahat, rahat sığdı bu açıklığa. Arkadaşının kocası, Barış, bir bidonla gidip dereden su getirdi, çay için ateşin üstüne su koydular, yemeklerini çıkardılar, kamp sandalyelerini açıp, ateşin etrafına oturdular.
Birazdan hava kararacaktı, hatta şimdiden aceleci davranıp, kendini erken gösteren yıldızlar vardı. O kadar sessizdi ki ortalık, sadece yaprakların rüzgarla danslarından çıkan sesler ve bazen de ormanın derinliklerinden gelen hayvan sesleri duyuluyordu. Öğretmen,
-Arkadaşlar, ayı filan vardır buralarda değil mi,
-Evet varmış ama bu bölgeye yaklaşmamaları için uzakta besleniyorlarmış orman korucuları tarafından, yani bize zararları dokunmaz, dedi Barış.
Bankacı arkadaşı, elinde sıcak kahve fincanı, gözlerini kocaman açmış, korkuyla dinliyordu onları,
-Nasıl yani karnı açsa bize pekala saldırabilir o zaman, öyle mi, kocasına şaşkınlıkla bakıyordu,
-Asla burası onlarca kampçı tarafından kullanılan bir yer ve denetimli, böyle bir hikaye hiç duymadım şimdiye kadar, rahat ol.
Hava karardıkça gökyüzü denizinden onlarca yıldız fırlatılmaya başlandı sapanlarla yeryüzüne. Kim atıyordu, bir şenlik miydi yoksa bir gökyüzü savaşını mı izliyorlardı belli değildi.
Barış, öğretmene dönüp,
-Arkadaşım sana söylemem gerek, bugün yine sert adam aradı, sen telefonlarına cevap vermiyormuşsun, merak ediyor seni ve gerçekten çok üzgün. Umarım kızmazsın, elçiye zeval olmaz değil mi.
Öğretmen, yıldızları sapanlarıyla fırlatanları düşünürken, bakışlarını Barış’a çevirdi,
-Elçiye zeval olmaz da bana olur mu. O bir karar verdi, beni öldürmeye çalışan doktor kadını seçti ve ben daha kaçırılmanın sarsıntısını atlatamadan, iki gün sonra onunla ilgilenmeyi tercih etti.
O kadar yakına geliyordu ki kayan yıldızlar sanki, ruhlarındaki kaynayan kazanları yatıştırıyorlardı ve siz hiç farkında olmadan hafifliyordunuz. Seyre dalmak bir akvaryumu, denizi seyretmek, ya da alevlerin giz dolu danslarından derin masallar okumak gibi, kendinizi unutuyordunuz.
Öğretmen,
-Neden aradığını gerçekten anlamıyorum. Benim ihtiyacım vardı, yanımda olması gerekirdi, ama beni tercih etmedi. Tamam ben de bunu kabul ettim, hala, sanki bu telafi edilebilir bir şeymiş gibi araması çok mantıksız. Sen beni tanıyorsun Barış, sence ben bir daha ikna olur muyum. Çözülmüş, önüme konulmuş bir denklemi hala çözümsüz kabul eder miyim. Hayır, benim kendime saygım var.
Arkadaşları bir şey söylemediler. Bir süre sessizce oturdular. Öğretmen,
- Biliyorsunuz bir insanın sizin için değerli, vazgeçilmez olması küçük ayrıntılarda saklıdır, küçük ama büyük anlamlar taşıyan ayrıntılarda. Örneğin, kaybettiğim abimle çocuklukta yaşadığımız bir olayı anlatayım size, neden sadece kan bağının bir insanı sevmeye yeterli olmayacağını, o insanla paylaştıklarımızın sevgiyi büyüttüğünü anlatan bir olay.
Ben ilkokul dörtteyim Anadolu'da bir şehirde kolejde okuyoruz ama bedava, babam kolejin müdürü. Ekonomik durumumuz kolejdeki diğer çocuklardan çok farklı. Bu beni çok sıkıyordu, özeniyordum her şeye. Bir gün arkadaşlarımdan ikisi bizim eve gelmek istediler ve geldiler. Ben onlara çok güzel bir saatim olduğunu söylemiştim, niye söylemiştim hatırlamıyorum. O çocuklardan biri illa saati görmek istiyordu. Abim de biz salonda otururken yan odada ders çalışıyordu, duymuş demek ki.
Ben yalanım ortaya çıkacak diye kıvranırken, bir baktım abim, elinde bir kutuyla yanımıza geldi. Kutuyu açtı, bana baktı,
Arkadaşlarına saatini niye göstermiyorsun dedi. Kutuda çok güzel, pırıl, pırıl bir saat vardı, arkadaşlar şaşırdılar ama çok beğendiler. Onlar gittikten sonra anladım ki o saat abime hediye edilmişti eski bir zamanda, unutmuştum ben. Hiçbir şey söylemedi abim bana bu konuyla ilgili, sanki böyle bir şey yaşanmamış kabul etti, beni utandırmadı ve aslında bana hayatımın en büyük dersini vermişti, bir daha yalan söylemedim.
Şunu demek istiyorum, ben doktor kadının bana yaptıklarından sonra sokakta yürümekten bile korkarken daha, o beni değil doktoru tercih etti, onun için kaygılandı.Onun telefonlarını açmışım, açmamışım, onunla konuşmuşum, konuşmamışım, ne değişir ki.Korkuyordum, elimi bıraktı, gerekçesi bana kötülük yapanı tercih etmesiydi. Bir daha konuşmayalım bu konuyu, olur mu.
- Tamam dedi, arkadaşı, konuşmayalım. Benim uykum geldi, iyi geceler. Arkadaşı ve eşi çadırlarına çekildiler. Kendisi biraz daha üzerine dökülen yıldızların altında, alevlerin dansını izledi. Keşke yaşanmasaydı bu olay, keşke ben sert adamın beni sevdiğine inansaydım hala, keşke masal kitabımı yakmasaydı sert adam.
Sabaha kadar bu gecenin içinde, bu ateşin başında gökyüzünü seyredebilirdi. Beni inatçı zannediyorlar, ben inatçı değilim sadece kabul ediyorum.
Unutsam yaşananları, bir unutsam, olmayan sevgiyi, aşkı, var kabul edebilirim.Gözlükler kırılabilir hayal izlerken, ama gözlerimiz, ya gözlerimiz, görmesin mi önündeki denizi, bakmasın mı ağaçlara, boyasan ne olur ki ağaçları kırmızıya, yapraklar yine yeşil, illa da yeşil.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder